Meryem bu son dakikalarında neler hissedeceğini merak etmişti. Ama gözlerini kapatınca, içini dolduran şey hayıflanma, yazıklanma değil, engin, geniş bir huzur oldu. Bu dünyaya gelişini anımsadı; yoksul bir köylünün haram çocuğu, istenmeyen bir şey, acıklı, teessüf edilen bir kaza. Yabani bir ot. Şimdi bu dünyayı bir dost, bir yoldaş, bir koruyucu olarak terk ediyordu. Bir anne olarak. Nihayet önem kazanmış bir birey olarak. Hayır. O kadar da kötü sayılmaz, diye düşündü. Bu şekilde ölmek. O kadar da fena değil. Gayri meşru başlamış bir hayat, meşru bir biçimde noktalanıyordu.
O gökyüzünün ve yeryüzünün gerçek yaratıcısıdır; gecenin gündüzü örtmesini ve günün yeniden gecenin yerini almasını sağlayandır; güneşe ve aya boyun eğdirendir; hepsi, her şey O'nun takdirine göre işler; O'nun her şeye gücü yeter; hiç kuşku yok ki O en kudretlidir, en yüce bağışlayıcıdır.
Bu gezilerde kimileyin, bir mağazanın önünden geçerlerken, Leyla'nın gözüne vitrindeki yansıları çarpıyor. Erkek, karısı, kızı, oğlu. Yabancılara dünyanın en normal, en sıradan ailesi gibi göründüklerini biliyor: sırlardan, yalanlardan, pişmanlıklardan uzak.
Oğullarımın hayallerinin gerçekleştiğini görmek istiyorum. Bu olduğunda, Afganistan özgürlüğüne kavuştuğunda, burada olmalıyım ki oğullarım da görebilsinler. Benim gözlerimden görebilsinler.