Her şey, denizin dalgalarıyla içindeki fırtınanın birbirine karıştığı o puslu ikindi vakti başladı. Sahilde, bankta tek başına oturmuş, gözleri dolu dolu denize bakan ve sanki sessizce eriyen bir kadın gördüm. O hareketli, kıpır kıpır ruhumun altındaki o tanıdık yalnızlık sızısını hissettim onda; zihninin içindeki o durdurulamayan, sürekli bir cevap arayan ama bulamayan yorucu çırpınışı... Yanına yaklaşıp usulca, "İyi misiniz?" diye sordum. Başını kaldırıp yeşil gözlerini bana çevirdiğinde, kirpiklerinden süzülmek üzere olan bir damla gözyaşıyla, "İyi olmaya çalışmanın ne kadar yorucu olduğunu bilir misiniz?" dedi.
O an anladım ki, ikimiz de dışarıya karşı neşeli maskeler takan ama içindeki boşluğu doldurmak için sürekli zihinsel oyunlar oynayan aynı iklimin insanlarıydık. "Çok iyi bilirim," diyerek gülümsedim ve ekledim: "Hatta bazen sırf bu yorgunluğu unutmak için insanlarla olmadık neşeli sohbetler kurar, kendime yapay eğlenceler icat ederim." Bu sözüm üzerine gözlerindeki o hüzünlü bulut dağıldı, yüzünde ince bir tebessüm belirdi ve "Ben Yasemin," dedi. Ben de "Ali," diyerek elini sıktım; o gün denizin kıyısında başlayan dostluğumuz, içimizdeki o bitmez tükenmez yalnızlık senfonisinin en güzel melodisi haline geldi.
Aylar sonra, kafenin gürültüsünden uzakta, köşedeki masada yine karşılıklı oturuyorduk. Yasemin’in önünde, sayfaları hafifçe kıvrılmış Alamut Fedaileri duruyordu. Ben ise onun o bildik, derin yeşil gözlerine bakarak yine kendi iç dünyamın dehlizlerine dalmış, bir şeyler anlatıyordum. Kendimi onun gözlerinin yeşilinde kaybetmiş, ruh ikizim dediğim bu kadının derinliklerinde hayaller kurarken birden caddeden gelen acı bir korna sesiyle irkilerek kendime geldim.
Toparlanıp gülümseyerek kitaba dokundum, "Hasan Sabbah’ın fedailerini o sahte cennetle nasıl