Uğultulu Tepeler’i yıllar önce okuduğumda bambaşka yorumlayabilirdim. O zamanlar hikâyenin içindeki tutkuyu, öfkeyi ve büyük aşkı görüyordum belki. Ama şimdi dönüp baktığımda, kitabın bana hissettirdiği şey çok daha başka: Sevginin, şefkatin ve merhametin olmadığı her yer biraz cehenneme benziyor.
Heathcliff ve Catherine’in hikâyesi sadece imkânsız bir aşk değil; aynı zamanda yaralanmış insanların birbirlerini iyileştirememesinin hikâyesi. Roman boyunca herkes birbirine dokunuyor ama kimse kimsenin yarasını saramıyor. Bu yüzden kitabın o kasvetli atmosferi insanın içine işliyor.
Sanırım bazı kitaplar değişmiyor. Yıllar içinde değişen, onları okuyan kalbimiz oluyor.
Adem’den Önce, benim için beklentinin altında kalan bir okuma oldu. Jack London’dan alıştığım o sürükleyici ve etkileyici anlatım bu kitapta neredeyse yoktu. İlginç bir fikir üzerine kurulmasına rağmen, anlatımın soğuk ve ağır ilerlemesi kitaba bağlanmamı engelledi. Okurken sık sık koptuğumu fark ettim.
Kısacası, yazarın diğer eserlerinde hissettirdiği gücü ve derinliği bu kitapta bulamadım.
Mağrifetnâme beni en çok şuradan yakaladı: Okurken hayran kalıyorsun ama aynı anda eksik hissediyorsun. Bilgiyle dolu, katman katman bir eser. Astronomi, ilim, insan ve inanç iç içe geçmiş. Bazı yerlerde “keşke biraz daha bilseydim” dedim; bazı yerlerdeyse sadece susup saygıyla okumak istedim.
Bu yüzden onu tahlil etmekten çok, ona temas ettiğimi düşünüyorum. Mağrifetnâme bir iddia kitabı değil; okuru haddini, merakını ve öğrenme isteğini hatırlatan bir yol arkadaşı.
Muazzez İlmiye Çığ’ın bu kitabı , sadece bir tarih kitabı değil; aynı zamanda okura düşünsel bir kapı aralayan, geçmişle bugünü birbirine bağlayan bir metin. İnancı olanlar için dahi bu kitap, inançlarının tarihsel kökenlerini daha iyi anlamaları açısından ufuk açıcı olabilir. Bazı çevreler tarafından yanlış anlaşılabilmiş olabilir