Serpil Ağ

Serpil Ağ
@serpilag
Hayatın şakası olmazken, yanlış üstüne yanlış yapmakta ısrar ediyoruz. Kaderin, tuhaf oyunları... Şimdi ya da sonra, önemi yok! Kayboluyoruz girdabında hayatın...
56 kütüphaneci puanı
1814 okur puanı
Eylül 2016 tarihinde katıldı
Mazi
Yüreğimde açık, kanayan bir yara, mazi. Bir duyarlılık tufanı içimde, kopan. Memleketimi ziyaret ettim, dün. Doğup, büyüdüğüm evi uzaktan görmek bile öyle bir duygu seli yarattı ki, ruhumda. Sanki sihirli bir el, saklı kalmış tozlu bir kitabın sayfalarını açarak, dokundu ve mazi apaçık, gün ışığı gibi ortaya serildi. Işığın karanlığı aydınlattığı gibi özümsedim, maziyi. Evin önünde durdum, dakikalarca. İçeri giremedim. Bize ait değil, artık. Yeni sahipleri girmeme izin verse bile, nasıl tahammül edebilirdim ki, onca acıya. Uzaktan şöyle bir bakmakla dahi, yeterince zayi olmuşken. Müthiş kayıp ve yitik hissediyorum kendimi. Evimin bulunduğu mahalle ve cadde hatta önünden geçen yol, hepsi acı veriyor bana. Derinden özlüyorum, o günleri. Uzaktan, evimizin önünde bir kale gibi dimdik duran dut ağacını selamladım, sessizce. Daha bir büyümüş sanki, ben görmeyeli! Dayanamadım, daha fazla uzak kalmaya. Koşarak, gittim. Sarıldım, kocaman gövdesine, Esen ılık bir rüzgâr annemin sesini getirdi, kulağıma. Karşı kaldırımda çelik çomak oynayan Serpil'i anımsadım. Annem, balkona çıkmış, ' Serpil! Hadi, kızım yemek hazır! ' diye, sesleniyordu. Kapıya doğru istem dışı küçük bir adım attım. O, da ne? Rahmetli babamı gördüm sanki. Köşedeki tulumbadan su doldurmuş, elindeki toprak testiye. Gülümsüyordu, bana. ' Serpil, Gel, kızım! Bugünlük bu kadar oyun oynadığın yeter! Eve gidelim, annen sofrada bizi bekliyor! ' Geri dönüp tulumbanın olduğu tarafa yöneldim. Tulumbanın basma koluna uzandı, elim. Hareket ettirdim, aşağı yukarı. Fakat, su yoktu! Gelmiyordu, bir türlü. Gözümden bir damla yaş düştü, haki yakalı gömleğimin üzerine. Ağlıyordum... O da benim gibi yenilmişti, o da zamana yenik düşmüştü, işte. Bir zamanlar buz gibi suyu vardı, tulumbanın. Hemen hemen bütün mahalle sakinlerinin
İnsan ve Duygular
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Merhaba, değerli okurlar
Uzun zamandır paylaşım yapmadım. Yapmak istemediğinden değil, yapamadığım için. Geçen yıl gibi, bir yıl düşünemiyorum. Hiçbir şey son dört ay kadar, korkunç olamaz! Şimdi, yaşananların bütün ağırlık ve yorgunluğu üzerimde. Çok şeyi düzene koymam gerek! Beni yeise boğan, kederli yapan, işte bu. Mart ayında, iki dizim den ameliyat oldum. Şu gelip geçen aylar boyunca özellikle ilk iki ay, etimin kızgın bir bıçakla dağlanıyormuş hissinden kurtulabilmek için çok çaba sarf ettim. Acı veren bir çabaydı bu. Antibiyotikler olmasa nasıl dayanırdım, bilmiyorum. Acılara verdiğin tepkiler kadarmış, hayata yüklediğin anlam. Acıların, sarsıcı etkisi. Nasıl da değiştiriyor, insanı. Tanrım! En basit şeyleri bile yapabilmek için, ne kadar çok çaba ve sabır lazım. Uyuyan gözyaşlarınız, uyanmasın. Sevgilerimle...
İnsan ve Duygular
Aldatmak
" Kafamı boşaltmaya çalıştıkça, düşünceler daha çok doluyor! Neden sevdiğim herkes, ruhumu incitmek için yarışıyor? Neden? Sana güvenmek, evliğimize değer vermek aptallık mı! Aptalım sanırım!... " " Sen, aptal değilsin! Aptal olan benim! " dedi, mahsun bir ses tonuyla. " Neden beni aldattın? Kendimi bağımlı duyduğum koşulları iyileştirmek için, elimden gelen her türlü çabayı sarf ettim. Ne geldiyse, en iyisini yapmaya çalıştım. Daha hayatımın baharındayken evlendim seninle, oysa ki istediğim değildi bu! Ama bu koşula rağmen, evliliğimiz boyunca sana hep saygı duydum. Saygım, sana karşı hissettiğim sevgimden kaynaklanmış olsa da! " Artık gözyaşlarına engel olamıyordu. Hangi kelime telaffuz edilebilirdi ki, ruhunda kopan fırtınayı. Gerçeklerden kaçamazdı. Yüzleşmek zorundaydı. İlk duyduğunda inanmak istemedi. Tebessüm etti, hatta! Ama hakikatti. İtiraf etmişti, çünkü. " Yeni, bir heyecan tatmak istemiştim. Ama bir anlık duygu için evliliğimizden, senden vazgeçmek istemiyorum! " Güven; o kadar ucuz muydu ki fırlatılıp atıldığı yerden kaldırıp, tekrar eski yerine konsun! İçinde bir şeyler kırılıp, kopmuştu işte! " Kırılan parçaları birleştirebiliriz. " dedi, pervasızca. Öfkeyle, " Kırılan parçalar yüzünden kalbi kanayan benim, sen değilsin!... Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun? Benim içim kan ağlıyor, sen ise kalkmış kırılan parçaları birleştirebiliriz, diyorsun! Seni şu anda asla affetmiyorum. Belki, bir gün... Umarım yeni bir heves uğruna, bu kaybettiklerin bir gün değer! Elveda!..." Hâlbuki, daha o an anlamıştı. Ne kaybettiğinin farkındaydı. Bir anlık bir duygu için, dünyasını kaybetmişti...
Umut etmek
Telefon elimde, oturduğum berjer de akvaryumdan gelen su sesini dinliyorum. Ara sıra bir kaç cümle yazıp, sonrasında siliyorum. Su sesi dikkatimi dağıtıyor, gecenin bu derin sessizliğinde!... Bazen gözlerim akvaryumda ki discuslara takılıyor. Ahenkle bir ileri, bir geri yüzüyorlar. Özellikle dişi olan kahverengi ile pembe renkli discus arasında bir rekabet göze çarpıyor. Rekabetin faili erkek olan mavi renkli diskus. Uzaktan onları izliyor, ilgisizce! Düşünüyorum da, balıkların dünyasında bile böyle bir rekabet varsa, insanların dünyasında neden olmasın!... Hayatın öyle bir evresindeyim ki!... Daha ileriye gidebilir miyim? Bilmiyorum!... Ne yazık ki, edimlerin yanında kelimeler bile kifayetsiz!... Yaşamın zorluğu ve çirkinliği derken, geçip gidiyor zaman! Ruhum kırık, dökük ama kalbim hâlâ mağrur. Herkesin çıkmazları var. Ve hepimiz yaşam savaşı veriyoruz, bu savaşın ruhumuzda açtığı derin yaralardan bihaber. Dünyaya kaos hakim! Bir taraftan doğal afetler ve salgınlar, diğer yandan güçlü olanın zayıf olanı acımasızca ezerek yok ettiği bir dünya! Gücü elinde bulunduran insanların hükmettiği güçlü vahşilik olmasa acaba hayat nasıl olurdu, diye düşünüyorum. Hâlbuki bir umuttu, kimsenin kimseyi hor görmeyip, ezip geçmediği bir dünya!... Şairin dediği gibi, " Bir umuttur yaşamak!..." Belki de!...
Deniz Feneri
Bu akşam deniz kenarında yürüyüşe çıktım. Her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı, dalgaların sesini duymaya. Etraf kalabalık değildi. Malum okullar açıldığı için yazlıkçılar evlerine dönüş yapmış, gene kalmıştık bizbize. Hava rüzgârlıydı. Dalgalar pamuk şekeri gibi sahil şeridi boyunca, bir köpürüp, bir dağılıyordu. Boş bir şezlongun baş ucuna oturdum, gözümde kurumaya yüz tutan gözyaşlarım eşliğinde. Kederli bir tebessüm kapladı, yüzümü. Biliyordum, hatalı olan ben değildim! Ama nihayetinde üzülen taraf ben olduktan sonra hatanın bende olup, olmamasının ne ehemmiyeti vardı ki! Gerçeklerden kaçmanın mânâsı yok, ya kabulleneceksin ya da savaşacaksın, diye mırıldandım sessizce. Şezlonga uzanmak istedim ama ayak ucu çamurluydu. Yan taraftaki daha temiz geldi gözüme. Oturduğum yerden kalkıp, diğerine geçtim. Sırt üstü uzandım, sere serpe. Bir ara gözlerimi kapattım, dalmışım. Uzaktan gelen Kruvaziyer'in düdük sesine gözlerimi açtığımda güneş batmış, kalın bir sis tabakası yayılmıştı denizin üstüne. Ufka doğru baktım ama ilk önce karanlıktan başka hiçbir şey göremedim. Sonra gözüme sarı bir ışık huzmesi ilişti. Deniz fenerinin sarı ışığı, karanlık ve sise inat yol gösteriyordu denizde olanlara. Küçük bir umut belirdi, yüreğimde. Deniz feneri karanlık ve sise inat ışığa boğabiliyorsa her yeri, yarın doğacak olan güneşin ilk ışıklarıyla kederimin dağılacağı inancıyla veda ettim, dalgalara...