Hayatım dediğim şey neydi? Cevabı biliyordum: Babama benzememek... Salyangoz gibi yavaş yürüyen, görenin sırtında evini taşıdığını sandığı zavallı adam! Oysa –asıl sahipleri Almanya’da yaşayan uzak akrabalarımız olan iki katlı kulübeden başka– hiç evimiz olmamıştı. Hep yalnızdı; en iyi dostu, yoksulluğu olmuştu. Koyu bir sessizliğin ardında yaşardı; onu derin düşüncelere dalan biri sanmam, ne büyük bir yanılgıydı. Konuşmadan, saatlerce uzaklara baktığında aslında kendini pençesinden kurtaramadığı koyu bir can sıkıntısına teslim olduğunu anlamam için yılların geçmesi gerekti. Can sıkıntısını belirgin bir karakter özelliğine dönüştürebildiğine göre, ortaokula kadar çevremdekileri büyüleyen oyunculuk yeteneğimi ondan almış olmalıydım.
Güzellik başka kadınlarda bir süs gibi dururken, onda bir gereklilik olarak ortaya çıkıyordu. Farkına varıyordum: Güzel olmaktan başka hiçbir şey ona yakışmazdı.
“Elli beş yaşındayım ve ölüyorum. Oysa tanrı, kırkında ölen babamdan da en az otuz yıl borçluydu bana. Hayat dediğimiz aslında bir bekleyiş. Benimki umduğum kadar uzun sürmedi, hepsi bu. Bu kadar basit her şey.”
...hayatın bir amacının, hatta konusunun olmadığını, sadece sonu olduğunu kavrıyordum. Büyük, sonsuz bir hüzün; insanın katlanmak zorunda olduğu yazgısal bir saçmalık.