Dünya güzeldi, dünya uyumluydu. Fakat hiç bir zaman huzurun ve barışın egemen olduğu bir yer olmadı. Sürekli bir değişim ve savaş halindeydi. Kötü vardı, iyi vardı. Güçlü vardı, güçsüz vardı. Zalim vardı, mazlum vardı. İnsanlar üzerinde egemenlikler kuruluyordu. Baskı iktidarı, iktidar ise zenginliği getiriyordu. Zenginlik ise, her zaman daha fazlasını isteyen iktidarın, halkın üstündeki mevcut baskısını daha da artırmasına katkıda bulunarak, amaç olduğu kadar, amacın korunmasındaki araçların en büyük kaynağı da oluyordu. İktidarlar değişiyor, fakat baskının, soygunun, talanın ve yağmanın çarkı sürekli dönüyordu. Peki bu çark nasıl kırılacaktı? İnançları, dilleri ve varlık durumlarına göre ayrıştırılarak sömürülen insanların yaşamı nasıl degiştirilecekti? İşte bunlar Bedreddin' e dert oldu.
Dünyada hiç bir şeyin insansız olmayacağını biliyordu Bedreddin. Sorunu yaratan; iktidarın her dönem güç ve zenginlik verdiği; sultanlar, imparatorlar, prensler, beyler, ağalar, kısaca iktidar eliyle sömüren insanlardı. Öyleyse, çözümü üretecek olan da, kandırılan, sömürülen, haksızlığa uğrayan insanlar olacaktı. Ama bu insanlar, korku ve baskı altında, anlık, küçük çıkarlarının derdindeyken, kendilerini bu düzenden kurtaracak asıl çıkarlarının ne olduğunun farkında bile değildi. Bu insanları, asıl çıkarları doğrultusunda harekete geçirecek bir yol olmalıydı.
Bedreddin, bu yolun, insanları, ekonomik durumlarına, dillerine ve dinlerine göre ayırmaktan değil; haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin, sömürünün, yalanın ve talanın karşısında birleştirerek başkaldırmaktan geçtiğini biliyordu. Ve başkaldırdılar..
Peki, yalnızca başkaldırmak yetecekmiydi? Hayır!
Bundan sonraki amaç, yeryüzünde herkesin eşit olduğu yeni bir düzen kurmak olacaktı. Bunun da tek yolu vardı; ekmeği, suyu,