Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları...
Ey biçare! Şu makamlara hiç özenmez misin? Bu fani dünyanın lezzetlerinden hiç usanmaz mısın? Nefs-i emmârenin engellerinden kurtulmak için hiç gayret etmez misin? Nefs-i emmâreye uyanla rın Hak Teâlâ Hazretlerinin yanında düştükleri rezillikten ders almaz, bundan kendine hisse çıkarmaz mısın? Yoksa Muhammed Mustafa'ya(sav) geldiği gibi sana da vahiyle delil mi geldi? O bile senin için ağlarken sen neden kendine ağlamıyorsun? Bunları niçin düşünmüyor, nefsini terbiye edip izzete kavuşanlara özenmiyorsun? Yüceliğe imrenmiyor, kötülüğe özeniyorsun.
Ey dertsiz! Nicedir nefsine, ayrılığa zebun olmuşsun. Ey şeytana giriftar! Hakk'a dönsen, ne olur? Suali, hesabı, azabı hatırlasan? Nefs-i emmârenin başını pişmanlık taşına vursan da gözyaşlarını akıtsan.
Ameller, salt Allah rızası uğruna ifa edilir. Bundan da bir karşılık beklenmez. Yani cennet nimeti ya da cehennem azabı düşünülmeden, o amel salt Allah’ın rızasını istihsal için yerine getirilir.
Yunus Emre, ünlü beytinde:
“İsteyene ver Cenneti Bana seni gerek seni”
derken, Allah rızası kavramını dile getirmiş oluyordu.
Burada şu inceliği fark etmek gerekiyor: Karşılık beklemeden, amellerini salt Allah rızası için eda ederek Allah’ın rızasına nail olanlar, Allah’ın vadettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlere ulaşırlar, belki biraz da fazlasıyla.