Martin Eden beni derinden etkileyen romanlardan biri oldu. Jack London’ın yarattığı karakter, klasik anlamda bir başarı öyküsü gibi başlasa da aslında çok daha trajik bir hikâyeye dönüşüyor. Martin’in en başta kendini eğitme ve toplumda yükselme çabası gerçekten ilham verici. Kitabı okurken onun saatlerce kitaplara gömülmesine, kendini edebiyat dünyasında kabul ettirme çabasına tanık olmak insanda büyük bir hayranlık uyandırıyor. Ama zamanla fark ettim ki Martin’in savaşı, sadece bilgi edinmek ya da başarılı olmakla ilgili değil aslında ait olabileceği bir yer bulmaya çalışıyor.
En çok etkileyen noktalardan biri, onun toplumla kurduğu ilişkiydi. Martin, Ruth’a aşık olduğu için burjuva sınıfına girmeye çalışıyor, ama ne kadar çabalarsa çabalasın hep dışarıdan biri olarak görülüyor. Sonra ünlü olup herkesin hayranlık duyduğu biri haline geldiğinde de bu sefer o, insanlara yabancılaşıyor. Bu çelişki, onun içindeki boşluğu daha da büyütüyor. Önceden yazılarıyla kimse ilgilenmezken, ünlü olduktan sonra aynı eserlerin yere göğe sığdırılamaması beni sinirlendiren noktalardan biriydi. Çünkü Martin artık biliyordu.. Başarı, insanların saygısını kazanmaya yetmiyor sadece çıkar ilişkilerini değiştiriyor.
Martin’in yaşadığı dönüşüm o kadar gerçekçiydi ki kitabın sonlarına doğru onunla birlikte ben de hayata karşı bir bıkkınlık hissetmeye başladım. Onun gözünden bakınca başarı, emek, aşk gibi kavramlar anlamını yitiriyor. Kitabı kapattığımda hissettiğim şey tam olarak bir boşluktu. Çünkü Martin’in sonu, sadece onun değil, kendini var etmeye çalışan ama sonunda hayal kırıklığına uğrayan herkesin hikâyesi gibiydi.
Martin Eden, bireysel başarıya inanmayan, toplumun iki yüzlülüğüne ve insanın içsel yolculuğuna dair bir şeyler okumak isteyen herkesin kesinlikle deneyimlemesi gereken