kaldır başını da, gözlerini göreyim sevdiğim. dudaklarını arala da, sesini duyayım. konuş benimle... söyle bana... bu fırtına günlerimizin gemisini sulara gömdükten sonra hatırlayacak mısın beni? gecenin sessizliğinde daima kanatlarımın sesini duyacak mısın? yüzünde ve boynunda soluğumun gezindiğini hissedecek misin? iç çekişlerimin acıyla yükselip yürek daralmasıyla alçaldığını duyacak mısın? gölgemin karanlıkların gölgeleriyle yaklaşıp, sabahın sesiyle birlikte gözden kaybolduğunu görecek misin? söyle bana, sevdiğim, gözlerimde ışık, kulaklarımda tatlı bir ezgi ve ruhuma kanat olduktan sonra, ne olacaksın? ne olacaksın?..
kalbimin daraldığını hissetmeksizin, bulutların gölgelediği günbatımına bakamıyordum. sebebini anlayamadığım bir hüzne kapılmaksızın, ne kuş cıvıltılarını, ne de derelerin şarkılarını dinleyebiliyordum.
onun ruhunu dolduran hüzün benim ruhuma da doluyordu; her birimiz kalbinde hissettiğini öbürünün yüzünde görebiliyor, göğsünde sakladığı şeyin yankısını öbürünün sesinde duyabiliyordu. tanrılar ikimizin bedenini tek ve bütün bir bedenden yaratmışlardı, bu ayrılık da ruhlarımız için ıstıraptan başka bir şey değildi.
acılı bir ruh, yabancı bir diyarda yakınlarından biriyle karşılaşan bir yabancı gibi, kendine benzeyen, aynı duyarlığı paylaşan bir başkasıyla birleşince huzura kavuşur. hüzün kalpleri sevinçten ve neşeden daha çok birleştirip yakınlaştırır. aşk, gözyaşlarıyla yıkandığında, saftır, güzeldir ve sonsuzdur!