Sevim Burak ile tanıştıktan sonra öykücülüğe bakışım kökten değişti. Açıkçası Everest My Lord'da dili yıkarak anlattığı öykü son derece derin olsa da "İşte baş, işte gövde, işte kanatlar" beni daha çok etkiledi. Yanık Saraylar'dan da hatırladığım ve Sevim Burak'ın annesiyle ilgili olabilecek bazı nüanslar, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş imgeleriyle birlikte bir tiyatro oyunu formatında verilmiş.
Öyküde Melek ile Nıvart, Melek'in kocası Ziya Beyin ölümünü, yani iki kadın da özgürlüğü için Ziya Beyin son nefesini bekler. Bu sırada hayalî olarak hazırlanan sofrada yenen hayalî yemekler hikâyeye gerçeküstü bir hava getirir. Melek Ziya Bey hayattayken kalabalık bir aileye sürekli hizmet etmenin güçlüklerini anlatır durur. Ziya Beyin hastalığı süresince Mezar Taşçı'ya borçlanmıştır. Mezar Taşçı tekrar kapıya dayanınca artık dayanamaz ve onu bizzat kendisi öldürmek ister. Melek hayatı boyunca var olmak için Ziya Bey'in ölümünü beklemiştir, ama bu şekilde var olamayacağını fark eder. Bir ölüm meleğine dönüşür ve Ziya Bey ile boğuşur, bir düşme sesi ile beraber yazar kimin öldüğünü belirsiz bırakır.