“Hani işin vardı?” dedim.
Kızdı bana.
“Düşünüyorum ya, bu da iş dedi,” dedi.
Düşünmek ciddi bir işmiş. Hatta Nuran’ı düşündüğü için atmışlar buraya. Öyle söyledi.
“Yanına yatıp senle birlikte düşüneyim mi?” dedim.
Güldü o zaman. Büyüyünce beni de içeri atarlarmış, çok düşünürsem. Sahiden atarlar mı İnci?
Zaman dersler ve sunumlarla, kafelerde ve kütüphanede oyalanarak doldurulan, sınavlara ve yaz tatiline, geleceğe doğru uzanan, hissedilmeden geçip giden günler dizisi olmaktan çıkmıştı. İçimde ilerleyen ve ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gereken şekilsiz bir dönüşmüştü.
Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman’a Efgan yolu kadar uzun görünürdü ve Kabil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir.
“…Emin ol ki, gerçek saadet evlenmektedir. Kendi ruhuna, düşüncelerine uygun erkekle evlenmenin huzuru, en tatlı aşkın bütün zevklerinden üstün ve sonsuz bir saadettir. Aşk denilen şey, böyle olmadığı takdirde öldürücü bir felakettir…”