Ben, Seninle karşılaşmak istiyordum, Seni aramak, özlemle geçmiş bütün o yıllar sonra Senin tarafından tanınmak istiyordum. Ben, Senin tarafından önemsenmek, Senin tarafından sevilmek istiyordum. Ama Sen, kar fırtınasında, insanın yüzünü kesen o sert Viyana rüzgârında bile her akşam sokağında durduğum halde beni uzun zaman boyunca fark etmemiştin.
Yazarın okuduğum ilk kitabı ama şunu söyleyebilirim ki
Anais Nin okumak, narin bir kadının kendi ruhunu çıplak elleriyle ameliyat etmesini izlemek gibi... Bu güncesinde her şeyi cesurca yazmış, büyük bir bilinçle, dürüstlükle ve kesinlikle alışılmışın dışında. Henry ve June, dışarıdan bir aşk üçgeni gibi görünse de aslında Anaïs’in kendini keşfetme savaşı.
Kitapta beni en çok sarsan, onun şu samimi itirafı oldu:
"Çocukken babamın sevgisini kazanma uğruna az kaldı ölüyordum; yine aynı nedenle, sevdiklerime işkence çektirmek, zulmetmek, üstüme düşmelerini sağlamak için kendimi ruhsal olarak öldürdüm. Bu idrak beni kamçıladı. Şimdi kendime yardım etmek için mücadele ediyorum."
Sırf sevilmek için hem kendine hem de sevdiklerine nasıl acı çektirdiğini dürüstçe itiraf ederek o kördüğümü çözmeye karar veriyor. Acıların ve tutkuların ortasındaki bu kadın, fiziksel olarak hâlâ çıtkırıldım, kırılgan bir kız çocuğu gibi görünüyor ve bundan biraz da şikayetçi. Fakat o narinliğin arkasında asıl ilgi çeken şey, onun çok cesur bir kadına dönüşmesi. Toplumun, aşkın ve ahlakın sınırlarını zorluyor ve asla geri adım atmıyor. Kendini bulma çabası zaman zaman insanı rahatsız etse de, kendi gerçeğiyle bu kadar dürüstçe yüzleşmesi insanı kendine hayran bırakıyor.
Henry ve June bazen ne kadar rahatsız edici olsa da okunması gereken kitaplardan diyorum.