Vaktiyle geride bıraktığını sandığın bir meselenin , hiç ummadığın bir anda kalbinin en tenha köşesinden başını kaldırıp sana yeniden bakması ne tuhaf… Hani çözümlediğini , aştığını, artık zihninde dahi yer etmediğini sanırsın ya; meğer sadece üzerini bir müddetliğine örtmüşsün, o ise sükûtla beklemiş, gizlice büyümüş, en kırılgan ânında usulca hatırana sokulmak için vaktini kollamış. İnsan bazen kendi iç âleminden habersiz yaşar ; sanır ki bir hissin üstünü kelimelerle örttüğünde, o his artık hükmünü yitirir. Hâlbuki hakikat, derûnunda mayalanan, dillendirilmese de varlığını sürdüren bir sükûttur çoğu zaman. Zaman ilerlese de, kalpte yer eden bazı dertler hiç kımıldamadan orada kalır; zira mesafeyle değil, yüzleşmeyle silinir insanın yükü. Eğer bir yara, yıllar sonra bile sana “Ben hâlâ buradayım” diyebiliyorsa, ne tam bir vedâ yaşanmış demektir, ne de hakikî bir şifâ… Zannettiğin kadar ilerleyememiş, belki de bir arpa boyu bile yol alamamışsındır.Lâkin bu fark ediş, azap değil ; bilâkis, insana kendiyle hemhâl olma imkânı sunan ince bir uyanıştır. Çünkü insan, kendine dönebildiği nisbette sükûnet bulur; kaçmadan bakabildiği her şeyde biraz daha hafifler. Belki de meseleleri tamamen çözmek değil, onlarla nezâketle yan yana durmayı öğrenmektir asıl kemâl. Ve işte bu idrak , kalpte mahzun ama derin bir tebessüm bırakır: çünkü içimizde neyi taşıdığımızı bilmek, kendimizi bilmenin en latîf merhalesidir.