Faik Bey:
— Bak, dedi, şu arkanda, konsol üstünde duran saati Harunü Reşit zamanında bir Şarklı icat etmiştir; şu elimdeki kitabı bir Şarklı yazmıştır.
— Aman hep o kara kaplı kitap… Başka yok mu? Yazmış da ne olmuş? Sizden başka onu kim okuyor?
— Senden başka bu kitabı pek çok insan okuyor.
— Aman… hep tembeller, hayalperestler…
— Hayır.. Frenkler de okuyor. Bu gibi eserlerin Garpta bir tanesinin yüzlerce türlü basılmış tercümleri vardır. Avam da okur, havas ta okur, velâkin sen okumazsın, mazursun da. Mekteplerinizde böyle şeyler kalmadı. Bir İngiliz kızına Sadi’yi sorsan bilir, sen Şarklı olduğun halde bilmezsin. Kabahat sende mi, Sadi’de mi?
Şevket, çok gençti. İnsanların dünyada sevmekten daha ehemmiyetli ve ciddi bir şeyi olamayacağına inandıkları bir yaşta idi. Ali Rıza Bey, bunu gayet iyi bildiği halde bir türlü karısına inanmadı. Onun fikrinde aşk: hali vakti yerinde, işi gücü yolunda olan bir kısım insanların bilerek ve isteyerek başlarına satın aldıkları bir dertti. Şevket gibi işi başından aşkın, ağır ve akıllı bir çocuk böyle bir deliliği nasıl yapardı?
“Hayatımı kazanmak için değil, fakat bir şeye yaramak için. Bizi, yalnız süsleyip dans ettirmek için mi açtınız? Yalnız buna yarayan bir kadın hürriyetinin ne kıymeti var?” dedi. Hakkı Bey, onunla bir çocuk gibi alay etti: “Geriye alırsak kıymetini o vakit anlarsınız.”