Biz Müslümanların bir ahlaki "iyilik" ve "kötülük" felsefesi geliştirmeye ihtiyacımız var. Sonra bu felsefe çerçevesinde bize miras kalan dinî gelenekleri yeniden yorumlamalıyız. Özellikle şeriatı yeniden yorumlamak için ilahi emirlerin lafzından çok, ardında yatan ilahi "maksatlara" odaklanmamız gerekmektedir. Ayrıca doğa olaylarını zihnimizde yerleşmiş önkabullere göre değil, objektif olgulara ve yasalara göre açıklayan daha bilimsel bir dünya görüşüne ihtiyacımız bulunmaktadır. Bütün bunları yapabilmek için de, kendi içine kapanıklığımızı kırmalı ve insanlığın geri kalan kısmıyla yeniden bağlantı kurmalıyız. Böylece hem onların başarılarından ders çıkarabilir hem de onlara katkılarda bulunabiliriz.
Hatta dinimizin asıl özüne -Kur'an'a- geri dönmeli ve onu anlayış şeklimizi yeniden değerlendirmeliyiz. Hiçbir Müslüman Kur’an’ın ilahi kaynağını inkâr edemez; ederse Müslüman olamaz. Ancak Kur'an'ı, yaygın anlayışa uygun olarak Eş’ari teolojisine göre yorumlayabileceğimiz gibi, Mutezile teolojisinin sunduğu düşünce yapısına göre de yorumlayabiliriz.
“İmparatorluğun başlangıcında vergi oranları düşük ve gelirler yüksekti. İmparatorluk sona ererken ise vergi oranları yüksek ve vergi gelirleri düşüktü.”
İbn Rüşd'ün bir başka ilginç görüşü de hukuku savunduğunu ileri süren bir hükümdarın yönetimi altında bile despotizmin güçlenebileceğiydi. Bu fikrini de nomos yani yasa kavramı İslam’da şeriata karşılık gelen Platon'a atıfta bulunarak kaydediyordu:
“Platon bu kimsenin (tiranın) özelliğinin, tüm insanları boyunduruğu altına almak ve onların nomosa sıkıca sarılmalarını sağlayarak kendisinin despot olmadığını düşündürmeye çalışmak olduğunu belirtmektedir. Güya amacı mülkiyeti ve malları aralarında paylaştırmak, vatandaşlara rehberlik etmek ve yönlendirmekmiş gibi davranır. Toplumla ilgilenmek ve şehri geliştirmekten başka bir maksadı yoktur.”
Öyleyse yalnızca halkının iyiliğini düşündüğünü ileri süren
despotlara karşı dikkatli olmak gerekirdi. Onların "nomosa sıkıca sarılmaları” yalnızca zevahiri kurtarmak içindi. İbn Rüşd bu ifadeleriyle “iktidarını güçlendirmek için şeriatı kullanan despotlara" karşı uyarıyordu Müslümanları. Ama maalesef bu bilgelik "İslam siyasi düşüncesinde pek yankı bulmadı.” Siyaset bilimi” kavramının kendisi de modern çağa kadar islam dünyasında gözükmedi.
Abbasi Hilafeti'nin başlarında, Halife Me'mun, 813 yılında Mihne yani bir tür Engizisyon mahkemesini kurarak, Mu'tezile'nin temel görüşlerinden olan "Kur'an'ın yaratılmışlığı" (mahluk olduğu) doktrinini dayatmıştır.
Mihne uygulaması kesinlikle yanlış ve akılsızcaydı. Sonucu da felaket oldu. Yine de sadece onaltı yıl boyunca uygulandı. Kısa süre sonra her şey tersine döndü; ancak bu kez değişim kısa süreli değil, kalıcı olacaktı. Halife Mütevekkil'in (847-861) başa geçmesiyle birlikte, "Kur'an'ın ezeli olduğu" inancı resmî görüş haline geldi.
Bu arada Mu'tezile mensupları da tasfiye edilmesi, kırbaçlanması ve hapse atılması gereken yeni suçlular olarak görülmeye başlandı. “Artık bid'atçıların (yenilik çıkaranların) hükmü sona erdi" diyordu bir şair, "çünkü onlar zayıfladılar ve çöktüler."
Onbirinci yüzyılın başlarında, kendisi de Hanbeli mezhebine mensup olan Abbasi halifesi Kadir-Billah, ilan ettiği iki fermanla ortodoksiyi iyice perçinledi. "Kadirî Amentüsü" olarak bilinen bu fermanlardan ilki, 1017 yılında Mu'tezile âlimlerine kamuoyu önünde "sapkınlıktan" tövbe etmelerini ve Mu'tezile fikirlerini açık veya gizli hiçbir şekilde öğretmeyeceklerine söz vermelerini emrediyordu. Aksi hâlde ağır cezalara çarptırılacak ve sürgüne gönderileceklerdi. Bir yıl sonra çıkarılan ikinci ferman
daha da katıydı: "Kur'an'ın mahluk olduğunu söyleyen kimse kâfirdir ve kanını dökmek helaldir." Halifenin sarayında din âlimlerinin huzurunda okunan ferman şu şekilde sona eriyordu: "Müslümanların inancı budur; buna karşı çıkan şeriatı ihlal etmiş olur ve kâfirdir." Bu itikat dayatması, başkent Bağdat'la sınırlı kalmadı. İslam dünyasının dört bir yanında uygulandı. Âlimler halkın gözü önünde görüşlerini değiştirmeye zorlandı; direnenler hapse atıldı. "Sapkın" görüşleri cami kürsülerinden
Kelam alanındaki Eş'ari zaferinin sonucu olarak akıl,
İslam fıkhında başlangıçta sahip olduğu yüksek makamını yitirdi. İçtihat, yani şeriatın (eldeki güncel soruna göre) yeniden yorumlanması, yalnızca o konuda açık bir Kur'an hükmü veya hadis bulunmadığı hallerle sınırlandırıldı. Bu durum "içtihat kapılarını" tamamen kapatmadı. Ancak oldukça dar bir aralık bıraktı.
Oysa dünya sürekli olarak yeni realitelerle karşılaşıyor, içtihat kapısının bu darlığı da güncel sorunlara yetişmeyi zorlaştırıyordu.
Örneğin modern bankacılık makul bir faiz oranı üzerinde karşılıklı anlaşma ile yeni bir uygulama geliştirdi. Bu uygulama, kredi alanın borcunu zamanında ödeyememesi hâlinde, kredi verenin aşırı bir faizi tek taraflı olarak borca eklediği mafya usulü faiz uygulamasından farklıydı. Nitekim Kur'an'da yasaklanan riba da bu tarz faiz uygulamasıydı. Ancak Müslüman hukukçular bugüne kadar, mevcut hükümleri bu tür yeni realitelere göre yeniden yorumlamakta hep tereddüt ettiler. Çağdaş İslam hukukçusu Rumee Ahmed'in gözlemlediği üzere, bunun nedeni, hukukçuların teolojik inançlarında yatıyordu:
“Hukukçular çeşitli nedenlerle, özellikle mevcut hükümlerle çatıştığı hallerde yeni hükümler üretmeye tereddüt ediyorlar. Bunun yerine anlamlı gelmese bile, geçmişten gelen İslam hukukunun üstün otorite olduğunu varsayma eğilimi sergiliyorlar. Zira bir şeyin anlamını araştırmak, insan aklının bir işlevidir ve insan aklı da bozulma riski altındadır.”
Bu hukuki durağanlığın İslam dünyasına pahalıya mal olması şaşırtıcı değildir. İktisat tarihçisi Timur Kuran uğranılan zararın bir kısmını çığır açan eseri Uzun Süren Ayrışma: İslam Hukuku Ortadoğu'yu Nasıl Geri Bıraktı? adlı eserinde anlatmaktadır. Buna göre İslam hukuku başlangıçta İslam ülkelerinin ekonomilerine ticareti, sözleşmelere uyulmasını