Gökyüzüne bağırıp çağırdım, tehditler savurdum; sesim kısılmış, acı acı Allahın adını haykırdım, parmaklarımı birer pençe gibi kıvırdım… “Sana söylüyorum, ey göklerin yüzünde kutsal Baal; sen yoksun, olsan sana öylesine lânet ederdim ki, göklerin cehennem ateşleriyle sarsılırdı. Sana söylüyorum; kulluğumu gösterdim. Reddettin, kovdun beni, ben de sana ebediyen sırt çeviriyorum, çünkü sen, bağış saatini yadsıdın. Sana söylüyorum, biliyorum öleceğim, yine de alay ediyorum. Seninle, burnumun ucunda ölüm, alay ediyorum, ey gökteki! Apis! Sen benim üzerimde gücünü gösterdin, ama bilmiyorsun ki, felaketten yılmam ben; bunu bilmen gerekmez miydi? Kalbimi uykularda mı yarattın? Sana söylüyorum; bütün varlığım, içimdeki her damla kan, seni hiçe saydığından, bağışlayıcı yardımına tükürdüğünden ötürü mutludur. Bu saatten öteye ben, senin bütün eserlerinden, bütün senden el etek çekiyorum: bir daha seni düşünecek olurlarsa, bütün düşüncelerime lanetler ediyorum; bir daha senin adını anarlarsa, dudaklarımı koparıp atmak görevim. Gerçekten varsan, sana ömrümde ve ölümümde son sözümü söylüyorum: Hoşça kal! Sonra da susuyor, senden yüz çeviriyor, alıp başımı gidiyorum…“