Sözle beyan hâlinde, muhatabın hâlini, istidadını , psikolojisini, bilgi seviyesini ve içinde bulunduğu ruh hâlini aynı anda idrak etmek çoğu kez mümkün olmaz. Zira söz, kulağa girer; ama yazı, akla ve kalbe yerleşir. Bu yüzden düşüncelerimizi, zamana karşı muhafaza edecek en emin yol, onları yazıya dökmektir.
Çünkü okumadan öğrenilen bilgi, çoğu zaman kulaktan kalbe düşen bir yankı gibidir. O yankı, asıldan ne kadar uzaklaşırsa, o kadar bozulur, o kadar tahrife açık hâle gelir. Böylelikle hakikat, aslına nispetle zayıflar; bilgi, menşeiyle bağını kaybeder.
İşte bu yüzdendir ki, bilginin kaynağından okunarak öğrenilmesi, sadece bir tercih değil, bir zaruret, hatta bir emanet borcudur. Çünkü hakikati anlamak, onu ilk doğduğu yerden, yani kelâmın nurundan almayı gerektirir.
Zira yazı, bir ilhamın şekle bürünmüş hâlidir; satırlardaki mürekkep, aklın mührü, kalbin imzasıdır. Bu imza, muhatabın vicdanına ulaşır, orada yankılanır, orada hüküm bulur.
Öyleyse ey okuyan kalp! Her kelimeyi bir iz, her satırı bir yol, her kitabı bir keşif bil. Çünkü okumak, sadece bilmek değil; bilmek suretiyle bulmaktır. Ve yazmak, sadece aktarmak değil; emaneti teslim etmek demektir.
Muhakeme Sonucu: Yazı, insanın zamanla yaptığı en samimi ahittir ; kalem, bu ahdin şahididir. Söz unutulur, yazı kalır; zira yazı, niyetin sesidir.
Mantığın ve Vicdanın Yorumu: Bilgi, kulaktan girerse dağılır; kalemden doğarsa yerleşir. Çünkü kalem, aklın dilidir; kitap, kalbin aynasıdır.
Hikmetli Söz: “Kalem, kelâmın sükûta erdiği yerde konuşur.”