"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."
Kitabın arkasında bu alıntıyı görüyorsunuz. Ve aslında kitabın özeti gibi. Okuduğum üçüncü Sabahattin Ali romanı. Kitabın yarısına geldiğimde acaba yazdığı ilk roman bu muydu diye düşünüp baktım. İkinci romanmış. Dili olsun, olay örgüsü olsun bana ilk romanmış gibi gelmişti. Nerden başlasam hiç bilmiyorum. Hangi noktasına değinsem bilemiyorum. Ama iyiki bu yaşta okumuşum diyorum. Daha gençken okusam muhtemelen beni bu kadar etkilemezdi. Yaşantının önemini bir kez daha anlıyorum. Hani bir söz vardır ya. Şeytana uydum deriz. İşte bu romanda şeytanı aslında içinde barındırdığımızı anlıyoruz. Hatalarımız, yaptığımız yanlışlar ve kötülükler. Bir şekilde hepimiz bunu kendimizin yaptığını kabul etmeyiz. Sabahattin Ali buna içimizdeki şeytan demiş ne de güzel demiş..
Ah Ömer... Sana hem çok kızdım hem çok hak verdim hem de çok üzüldüm. Yaptığın yanlışlara, içindeki şeytana rağmen sevdim seni... bu yönden biraz kendime kızıyorum ne yapayım. İlginç, değişik ama en azından çoğu şeyin farkına varabilen, kendini kısmen tanıyabilen bir karakterdin. Bazı