Şimdi de bir sosyologu (Aron) dinleyelim, «Fransa'da hiç kimse bir yazıhane memuruna, üniversiteyi bitirmiş de olsa, entelektüel demez. Memur işçidir; yazı makinası âleti. Oysa gelişmemiş bir ülkede her diplomalı, entelektüel.
Hür "düşünce, bir yokluk duygusundan, ılımlı bir sosyal tedirginlikten, bir dengesizlikten
doğar. Kendine özgü bir tedirginlik bu. Bir çeşit aydın hastalığı.
Rahip yaraları sarar, dertleri avutur; söz yerine iyilik, takva ve gufran dökülür dudaklarından:
bakışlarını semaya çevirince Rabbi görür ve rüyadaymışcasına kanatlanır göklere.
Masal deyip geçmeyelim. İnsan, kaba kuvvetin hükümran olduğu bir devirde, hayata katlanmak için bambaşka bir dünyanın varlığına inanmak zorundadır.
İnsanlar yalnız ekmekle yaşamaz, ruhun da gıdaya ihtiyacı var. Onlara yaşamak arzusu, hiç değilse tevekkül telkin etmek lâzım, mevcut olmayan mutluluğun yerine şairâne bir rüya.. XIII. asrın ortalarına kadar böyle bir teselliyi yalnız rahipler sunar. Sayısız aizze masallarıyla, katedralleriyle, heykelleriyle, âyinleriyle, Rabbin melekûtunu gözler önüne serer ve çamurlu bir alanın sınırında muhteşem bir köşk yükseltir gibi gerçek dünyanın sonuna ideal dünyayı yerleştirir. Huzura ve sevgiye susamış gönüller bu ilâhî âleme sığınırlar.