Spoiler içerebilir.
Martin Eden, muhtemelen okuyup okuyabileceğiniz en harika,en dirençli, en güçlü karakter olabilir.
Onun öylesine bir enerjisi, yaşam sevgisi, hevesi var ki, hayran olmamak elde değil. Eserde söylenildiği gibi söyleyecek olursak “onun sağlığı, zindeliği resmen bulaşıcı” . Öylesine bir güç, öylesine bir deha ki Martin Eden, insan değil hayran kalmak, kıskanmak zorunda kalıyor onu. Evet, şahsen büyük ölçüde kıskandım bu karakteri; elini attığı her işte mükemmel olduğu için veya varlığı, karizması her şeyi ile bir bütün olduğu için değil; yaşamaya karşı bu kadar hevesli ve hırslı olduğu için. Okudukça yaşamadığınızı fark ediyorsunuz, diyorsunuz ki kendinize “bu adamınki hayatsa, ben nasıl yaşıyorum?”. Bu kadar övgümüz sadece şahsi beğeniden kaynaklanmıyor, Jack London`un Eden`i bize sunuşu bunda büyük rol oynuyor diyebiliriz. Bunu büyük bir ustalıkla yaptığı için de, Eden, gözümüze zorla sokulan yapmacık bir karakter değil, etiyle,kemiğiyle yaşama dört elle sarılan, yaşamla inatlaşan birisi olarak tanınıyor tarafımızca.
Önceleri işçi sınıfından,dolayısı ile alt sınıftan biri olan Martin, sevdiği kadına ulaşma amacıyla zorlu bir sınıf atlama çabasına giriyor. Tabi bu noktada, henüz tanımadığı “burjuva” sınıfını, bir güzellik sevdalısı olduğu için, çoğunlukla güzel bile olmadıklarını bilmediğinden gözünde ilahlaştırdığından, sevdiği dahil, bu sınıfa dair her şey ona mükemmel geliyor. Okuma, çok fazla okuma ile başlayan uzun yolculuğunda Ruth`u-sevdiğini elde etmek için parlak bir fikir bulduğunu düşünüyor: yazar olarak şöhret olmak. hızlı bir süreçte okuma ile bilenen aklı kafasındaki uçsuz bucaksız fikirler denizinin hepsini durultma hazzını bir kere tatmıştı bile.
İnsanoğlunun yaşama geliş amacını biliyor, hissediyor olması ne garip. Yapman gereken en