O mektuba dair ne diyeceğimi hâlâ bilmiyorum, hâlâ düşünemiyorum. Kim olduğuna, neden böyle olduğuna dair tüm cevaplar orada vardı ama öğrenmek işkenceydi artık. Böyle yapayalnız ölmesini hayal etmekte zorlanıyorum; bize özür borçlu olduğunu düşünerek gitmesi daha da beter. Sana, bana, tüm
sevenlerine rağmen kendisine belletilenlere körü körüne inanarak ölmesi ise bana ömrümün faydasız olduğunu, tek önemli görevimde çuvalladığımı hissettirdi. En çok o zamanlar konuşuyorum seninle; gecenin bir yarısı aşağı inip 'Willem Jude'un Hikâye Anlatmasını Dinlerken'in önünde duruyorum, yemek
masamızın üstünde asılı, ve "Willem" diyorum sana, "sen de benim gibi mi hissediyorsun? Sence o benle mutlu muydu?".Çünkü mutluluğu hak ediyordu. Hiçbirimizin mutlu olacagı
nin güvencesi yok ama o hak ediyordu. Fakat sen gülümsemekle yetiniyorsun, bana da değil, uzakta bir yere ve hiç cevap vermiyorsun. İşte bu anlarda, ölümden sonra hayata inansaydım keşke diyorum; belki başka bir evrende, bacağımız yerine kuyruğumuzun olduğu küçük, kızıl bir gezegenin atmosferinde foklar gibi yüzüyoruz, hava trilyonlarca protein ve şeker molekülünden ibaret ve yaşamak için kişinin ağzını açıp havayı içine çekmesi yetiyor; belki orada ikiniz birliktesiniz, iklimleri geziyorsunuz. Belki daha da yakında; komşunun kapısında peyda olup elimi uzattığımda mırıldayan gri kedi o, belki diğer komşumun tasmasıyla dolaştırırken gördüğüm yavru köpegi o; belki birkaç ay önce meydanda neşeyle oynayıp annesini babasını peşinde koştururken gördüğüm küçük çocuk o, belki çoktan kurudu sandığım çalılarda ansızın açan çiçek o; o belki şu bulut, şu dalga, şu yağmur, şu sis. Ölmesi ya da ölüm biçimi değil mesele; inanarak ölmüş olması. Ben de gördüğüm her şeye şefkatle yaklaşıyorum, baktığım her seyde onu görüyorum
Ama o gün,
'Willem, Jude'un Hikâye Anlatmasını Dinlerken' diyor içinden ve tablo gözünün önünde belirmeye başlıyor: Willem'in yüzü, Willem'in tebessümü, ama Willem ona bakmıyor, başka yere
bakıyor. Ya resimdeki Willem aslında onu arıyorsa diye düşünüyor. Ansızın içinden tablonun sağında durmak, Willem'in görüş açısı içinde bir sandalyeye oturmak, o tabloyu hiç yalnız bırakmamak geliyor. Willem şurada, konuşmayıp sadece
dinleyerek sonsuza dek hapsolmuş durumda. Kendisi ise burada, hayatın içinde, o da hapis. Tablosunda yapayalnız duran, boş müzede gecelerce onun bir hikâye anlatmasını bekleyen Willem'i düşünüyor.
"Ben buyum işte. Bu kadarım Harold. Sana bu kadar dert olduğum için üzgünüm. Emekliliğini berbat ettiğim için üzgünüm. Daha mutlu olamadığım için üzgünüm. Willem'i unutamadığım için üzgünüm. Saygı duymadığın bir iş yaptığım için üzgünüm. Bu kadar değersiz biri olduğum için üzgünüm." Ne dediğini de bilmiyor artık, ne hissettiğini de: Kendini kesmek
yok olmak, yatıp bir daha kalkmamak, kendini uzay boşluğuna fırlatmak istiyor. Kendinden nefret ediyor, kendine acıyor; kendine acıdığı için kendinden nefret ediyor.