İstisnasız her insanın kendini bulacağı bu kitapta en az bir adet boğazınızı düğümleecek bir alıntıyla karşılaşabilirsiniz. Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen Nietzsche, kendini içsel dünyasına vermiş, tüm meşgali kitapları olmuş, yalnızlığı huy edinmiş ve ne yazık ki aşkla tanışmış bir adamdır. Yazgı tarafından kapana kısıldığını hissettikçe ketumlaşan ve içsel dünyasını kimselere açamayan bu adamın ruhunun çözümlenmesi öyle derindi ki, bazen sorduğu sorularla duvarları izletti. Hangimiz bu soruları kendimize sormamış olabiliriz ki? Dile dökmeye gücümüzün yetmediği hüznün ayaklı olanağı Nietzsche'ye, anlaştığımız ve anlaşamadığımız (hiç fark etmez) yerden sarılmak istedim sıkıca. İnsan davranışları ve dünyalarındaki çıkarımlar hakkında çok şey öğretti. Bana en ağır gelen ise bizi en derinden sarsan olaylarda bile hakikat sandığımız şeyin bir çift gözümüzden ibaret olduğu, bizi günlerce hüzne boğan ve karşılıklı yaşandığını sandığımız olayların tamamen tek taraflı olduğunu, yalnızca 'ben' olduğumu, dünyanın bir çift gözümden ibaret olduğu. Özellikle kitaplarda karakterlerin içselleştirdiği olayları birlikte yaşadığı insanların bu olaylara kayıtsızlığı hatta akıllarına bile gelmeyişi, bana insanların ve dünyanın tam da böyle bir yer olduğunu daha da benimsetti. Yazacak tonlarca, üstünde duracak onlarca alıntı var. Muhtemelen bir erkek ve bir kadının bile apayrı çıkarımlar yapabileceği bir kitaptı.
Kendinizi omuzlarınızdan silkelenmiş halde, tatlı bir sarhoşluk içinde düşünce girdabında bulur musunuz? Kaçış yok. Öneriyor muyum? Şiddetle. Hüzün verdi mi? Çok fazla.
Son olarak kitabın baş karakterinden olan sevgili Breuer'in benimsediği gibi, 'yazgını sev' diye bitirmek istiyorum incelememi. Onun yazgısını kabulleniş süreci öyle içseldi ki, okuyan herkese umut olur