İlk defa Hz. Osman’ın (r.a) şehit edilişiyle (35/656) başlayan fitne ve kargaşa sürecinde ortaya çıktığı görülen “Şîa” tâbiri, —o dönemde henüz kitlesel itikadî ayrışmalar söz konusu olmadığı için— sözlük anlamıyla; Hz. Osman’ın (r.a) kanını talep eden “Osman taraftarları” ile onların karşısında Hz. Ali’nin (r.a) yanında yer alan “Ali taraftarları” tarzındaki gruplaşmaları anlatmak üzere (“Şîatü Osman” ve “Şîatü Ali” ... tarzında) kullanılmıştır. “Şîa” tâbirinin —İmâmiyye’nin kastettiği anlamda— ıstılaha dönüşerek “belli bir siyasî-itikadî fırka”yı anlatmak üzere kullanılması ise —her ne kadar İmâmiyye tarafından aksi iddia edilse de— tarihî gelişmelerin de gösterdiği gibi daha sonraki dönemlere rastlar. Zira Şîa’nın temel itikad ilkelerinden biri olan “imâmet”, tarihî gelişmelere paralel olarak birbirini izleyen/besleyen süreçler içinde aşama aşama teşekkül etmiş ve çok daha geç dönemlerde İmâmiyye’nin benimsediği muhtevayı kazanmıştır.
Modernleşme hareketlerinin boy vermesiyle başlayan ve hilâfetin ilgasıyla –dolayısıyla medreselerin kapatılmasıyla– zirveye ulaşan kriz durumu Ehl-i Sünnet’i, başta ilmî cihet olmak üzere her alanda derinden sarsarken Şîa, tarihten getirdiği avantajları iyi kullanmayı bilmiş ve ilmî üretimini kesintisiz biçimde sürdürmeyi başarmıştır. Fâtımîler ve Safevîler’den sonra ilk defa güçlü bağımsız bir devlete kavuşmuş bulunan Şîa, Ehl-i Sünnet’le “tarihî hesaplaşma” bağlamında bir yandan siyasî, ekonomik, askerî... egemenlik ve etki alanlarını genişletirken, diğer yandan ilmî varlığını da bütün ağırlığıyla hissettirmeye başlamıştır. Gelinen noktada her alanda ciddi bir ilmî birikim ve literatürle karşı karşıya bulunduğumuz aşikârdır. Bu söylenenler, gerek uzak, gerekse yakın geçmişte Ehl-i Sünnet ulemânın yönelttiği eleştirilerin Şiî çevrelerde gördüğü mukabele ve karşı eleştirilerin oluşturduğu literatür konusunda da ayniyle geçerlidir.
Reklam
Maalesef ülkemizde Şiî dünyasını, tarihini, kaynaklarını, usûlünü, fırka ve mezheplerini anlatacak, eni-konu bilgi eksikliği içinde bulunduğumuz Şîa vakıasını bütün detaylarıyla önümüze koyacak, bunu mesele edinip gündemine almış bir müessese mevcut değil. Fakat tam tersine İran’da, Irak’ta, başka yerlerde Sünnî kaynakları satır satır okuyup incelemeyi, tahlil etmeyi biricik amaç edinmiş, bunun için tesis edilmiş müesseseler var. Bu müesseseler kaynaklarımızı satır satır, sayfa sayfa, kelime kelime inceliyor; oralardan kendilerine “mermiler”, “mühimmatlar” çıkarıyor ve Peşaver Geceleri gibi kitaplar ve daha başka onlarca vasıta üzerinden bunu Ümmet’in gündemine sürüyor.
“el-İslâm el-Yevm” isimli müessese tarafından alan araştırmalarına dayanılarak hazırlanan 2010 tarihli –700 sayfayı aşkın– rapora göre, yarım asır önce tek bir Şiî bile bulunmayan bir kısım Afrika ülkelerinde bugün Şîa, nüfusun görünür bir kısmını teşkil eder duruma gelmiş bulunuyor. Hatta bazı ülkelerde Müslüman nüfusun ekseriyetini oluşturma aşamasına gelmiş durumda.¹⁴ Bunun Afrika kıtasına mahsus bir durum olduğunu düşünmek aldatıcı olur. Küresel ölçekte çok dilli olarak yayın yapan uydu kanalları ve internet medyası dışında Müslümanların azınlık olarak yaşadığı Batı ülkelerinden Asya kıtasına, Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanında faaliyette bulunan eğitim kurumları, sağlık ve sosyal yardım kuruluşları, “İslâmî” müesseseler... vasıtasıyla –misyoner faaliyetlerini andırır tarzda– “Şiîleştirme” çalışmalarını kesintisiz biçimde sürdürüyorlar. Hatta Sünnîlikten Şiîliğe geçenlerle (müstebsirûn) ilgili hususî merkezler var."
Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı şîa-i velayetin ifratkârane muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini şîa-i hilafet derecesinde mes'ul etmez. Çünki ehl-i velayet meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefa-i Raşidîn'in zemmine ve adavetine gitmemek şartıyla ve usûl-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; ağraz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar.
Alıntı
Hazret-i Ali (R.A.) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerhediyor. Hem hulefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a'da hâdiseleri ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîaların davalarını cerhediyor. Demek Ehl-i Sünnet Ve Cemaatın davası, haktır. Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri; şîa-i velayettir, diğeri; şîa-i hilafettir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok.
Alıntı
Reklam
Reklam