Yorumda buluşalım...
Okuma alışkanlıkları üzerine yapılan uluslararası araştırmaların sayısı sınırlı; eldeki veriler de çoğu zaman kesin ve tartışmasız sonuçlar sunmaktan uzak. Yine de bu parçalı tablo içinde belirgin bir eğilim kendini hissettiriyor: Kadınlar, ortalamada erkeklerden daha fazla okuyor. Çeşitli çalışmaların işaret ettiği %10–15’lik fark, mutlak bir hakikatten ziyade güçlü bir izlenim olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden “kadınlar daha çok okur” algısının, bütünüyle olmasa da, temelsiz olmadığı söylenebilir. Ne var ki algılar çoğu zaman hakikatin yalnızca bir yüzünü büyütür. Özellikle genç yaş grubunda (kabaca 16–30 aralığında) kitabın bir okuma nesnesi olmaktan çıkıp bir “görünürlük aracı”na dönüştüğü anlara rastlıyoruz. Yeni bir mekân, yeni bir kimlik, yeni bir estetik… Kitap, kimi zaman bu vitrinin zarif bir parçasına indirgenebiliyor. Bu durum, edebiyatın içsel derinliğini bilenler için rahatsız edici bir yüzeysellik hissi doğurabiliyor; fakat meseleyi yalnızca buradan okumak, büyük resmi ıskalamak olur.
Çünkü kadınlar, yalnızca okumakla kalmıyor; okuduklarını dolaşıma sokma, görünür kılma ve paylaşma konusunda da daha cömert davranıyor. Bir metinle kurulan ilişkiyi saklamak yerine çoğaltmayı tercih ediyorlar. Bu yönelim, edebiyatın kamusal alandaki varlığını besleyen önemli bir damar. Fuarlarda, söyleşilerde, atölyelerde, edebiyatın nefes aldığı o kalabalık mekânlarda kadınların belirgin varlığı tesadüf değil. Anlatının zenginleşmesi, tartışmanın derinleşmesi ve edebi üretimin daha geniş kitlelere ulaşması büyük ölçüde bu görünürlük sayesinde mümkün oluyor.
Bütün bunlara rağmen, şaşırtıcı ve bir o kadar da düşündürücü bir gerçek var: Çok okunan, kanonlaşan, geniş kitlelere ulaşan eserlerin önemli bir kısmı hâlâ erkek yazarların imzasını taşıyor.