Eski zamanlarda insanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakarak ticaret yaparlardı. Biri diğerine bir sepet taze elma uzatır, karşılığında bir testi süt alırdı.
Elmanın kokusu sütün beyazlığıyla, birinin emeği diğerinin alın teriyle doğrudan kucaklaşırdı. Takas edilen şey yalnızca mal değil, iki insanın o sabah ettiği sohbet ve birbirine duyduğu güvendi.
Sonra bir gün, Lidya ülkesinin saraylarında krallar ve tüccarlar bir araya geldi. İnsanların arasındaki o sıcak bağı koparacak, soğuk ve ruhsuz bir metal parçasını icat ettiler. Üzerine gücün ve egemenliğin mührünü bastılar. O günden sonra elmanın kokusu da, sütün beyazlığı da, fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcaklığı da silindi. Her şeyin üzerine tek bir ortak dil yazıldı: Fiyat.
Para, insanları birbirine bağlayan o görünmez ipleri kesti. Artık birinden bir şey almak için onun yüzüne bakmaya, hatırını sormaya gerek kalmamıştı. Metal parçası, insanı insandan koruyan devasa bir duvara dönüştü. Tarih kitapları bu icadı "medeniyetin en büyük sıçraması" olarak kaydetti. Ticaretin kolaylaştığını, ekonomilerin büyüdüğünü, imparatorlukların bu sayede devasa yollar inşa ettiğini yazdılar.
Ancak o parıldayan sikkelerin, insan ruhunda açtığı o büyük çukurdan hiç bahsetmediler.
Paranın icadıyla birlikte dünya ikiye bölündü: Satın alanlar ve satılmak zorunda kalanlar. Sevgi, dostluk ve adalet gibi tartıya gelmez ne varsa, bu soğuk metalin gölgesinde kendine bir değer biçilmesini bekler oldu.
Parayı bulanlar dünyayı o günden beri rakamlarla yönetebileceklerini sandılar. Oysa dünya, kasalarında milyarları istifleyenlerin değil; hala paranın satın almaya gücünün yetmediği o hesapsız kucaklaşmaların, bir parça ekmeği bölüşen dilsiz cömertliklerin omuzlarında dönmeye devam ediyor.