Artık mevsimler farklı hissettirmiyor, yağmur da yağsa aynı, kar da yağsa aynı, güneşli sıcak günler de aynı. Allah kimseye hissizleşecek hisler yaşatmasın vesselam.
Duygu ve Düşünce
Eski zamanlarda insanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakarak ticaret yaparlardı. Biri diğerine bir sepet taze elma uzatır, karşılığında bir testi süt alırdı. Elmanın kokusu sütün beyazlığıyla, birinin emeği diğerinin alın teriyle doğrudan kucaklaşırdı. Takas edilen şey yalnızca mal değil, iki insanın o sabah ettiği sohbet ve birbirine duyduğu güvendi. Sonra bir gün, Lidya ülkesinin saraylarında krallar ve tüccarlar bir araya geldi. İnsanların arasındaki o sıcak bağı koparacak, soğuk ve ruhsuz bir metal parçasını icat ettiler. Üzerine gücün ve egemenliğin mührünü bastılar. O günden sonra elmanın kokusu da, sütün beyazlığı da, fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcaklığı da silindi. Her şeyin üzerine tek bir ortak dil yazıldı: Fiyat. Para, insanları birbirine bağlayan o görünmez ipleri kesti. Artık birinden bir şey almak için onun yüzüne bakmaya, hatırını sormaya gerek kalmamıştı. Metal parçası, insanı insandan koruyan devasa bir duvara dönüştü. Tarih kitapları bu icadı "medeniyetin en büyük sıçraması" olarak kaydetti. Ticaretin kolaylaştığını, ekonomilerin büyüdüğünü, imparatorlukların bu sayede devasa yollar inşa ettiğini yazdılar. Ancak o parıldayan sikkelerin, insan ruhunda açtığı o büyük çukurdan hiç bahsetmediler. Paranın icadıyla birlikte dünya ikiye bölündü: Satın alanlar ve satılmak zorunda kalanlar. Sevgi, dostluk ve adalet gibi tartıya gelmez ne varsa, bu soğuk metalin gölgesinde kendine bir değer biçilmesini bekler oldu. Parayı bulanlar dünyayı o günden beri rakamlarla yönetebileceklerini sandılar. Oysa dünya, kasalarında milyarları istifleyenlerin değil; hala paranın satın almaya gücünün yetmediği o hesapsız kucaklaşmaların, bir parça ekmeği bölüşen dilsiz cömertliklerin omuzlarında dönmeye devam ediyor.
Alıntı
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını, yer yer tırnaklarımla kazıdım hatıralarımın camını.. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin, biri o, biri ötekisi.. Düşmanımdır ikisi.. Sana gelince, Yazıyorsun, Okuyorum.. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa, insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum.. Ne yazık! Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var; senin ve benim en güzel günlerimiz.. Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete
Görmedin en güzel günümü Anılarda sen yoksun Kaybettim ah çocukluğumu Yarınım senden yoksun Kara toprağı örtünüp üstüne Gidişinle yarım kaldım Baharın ve sıcak yazın ardından Ne kışın, ne güzün kaldı
Müzik
Depremin o sarsıcı anı, geriye sadece sallanan duvarları değil; içimizde biriken derin bir sessizliği, çaresizliği ve hayata ne kadar ince bağlarla tutunduğumuzu bırakır. Bir anda gelen o tekinsiz his, insana evlerin sadece taştan ve betondan ibaret olduğunu, asıl yuvanın sevdiklerimizin kalbi olduğunu hatır hissettiriyor. İnsan, sallanan bir lambanın altında ya da duvarların çatırdayışında ne kadar aciz olduğunu anlıyor birden. Dünya ayaklarımızın altından kayıp giderken, sığınacak hiçbir yer bulamıyor da kalbine, sevdiklerinin kokusuna, bir de kelimelerin o sakinleştirici limanına koşuyor. Şükrü Erbaş'ın dediği gibi: "İçimizdeki dünya yıkılmasın da, dışarıdaki dünya ne kadar sarsılırsa sarsılsın..." Sıcak bir kahvenin, elimizdeki kitabın, sevdiklerimizle yan yana geçirdiğimiz sakin bir gecenin ne büyük bir lüks, ne büyük bir mucize olduğunu unuttuğumuz anlarda yüzümüze çarpıyor hayat bu gerçeği. Gaziantep'te, bu gece o korkuyu ve sarsıntıyı derinden hisseden tüm canlara, tüm kitapsever dostlara yürekten geçmiş olsun. Umarım herkes iyidir. "İçimizdeki dünya, dışarıdaki hiçbir sarsıntıyla yıkılmasın."
Duygu ve Düşünce
Bu Hikâye Tesadüflere İnananları Zorlar
Pakistanlı ünlü doktor İşan Hüseyin, insanlığa yaptığı büyük hizmetlerden dolayı ödül almak üzere uluslararası bir konferansa gidiyordu. Uçağa bindi; fakat gökyüzünün başka bir planı vardı. Şiddetli bir fırtına çıktı, uçağa yıldırım isabet etti ve pilot en yakın havaalanına acil iniş yapmak zorunda kaldı. Doktor öfkeliydi. Çünkü bir sonraki uçuş tam 16 saat sonraydı. “Orada olmam gerekiyor!” diye itiraz etti. Görevliler, konferansın yapılacağı şehrin yaklaşık altı saatlik kara yoluyla ulaşılabilecek mesafede olduğunu söyleyip ona bir araç kiralamasını önerdiler. İşan Hüseyin vakit kaybetmeden yola çıktı. Ancak yolun yarısında gök yarıldı sanki. Yağmur seller gibi akıyor, rüzgâr aracı savuruyordu. Bir süre sonra yollar sular altında kaldı ve ilerlemek imkânsız hale geldi. Çaresizce yol kenarındaki eski bir kulübenin kapısını çaldı. Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. “Lütfen telefonunuzu kullanabilir miyim?” diye sordu doktor. Kadın hafifçe gülümsedi. “Evladım,” dedi, “burada ne telefon var ne de elektrik.” Yaşlı kadın ona sıcak bir çay ve biraz yiyecek ikram etti. Doktor dinlenirken dikkatini bir şey çekti: Kadın, odanın köşesindeki bir beşiğin yanında sürekli namaz kılıyor, gözyaşları içinde dua ediyordu. Merakla yaklaştı. “Allah dualarını kabul etsin,” dedi. “Bu kadar içten ne için dua ediyorsun?” Kadının gözleri doldu. “Şu beşikteki çocuk torunum,” dedi. “Annesi babası yok. Çok ağır hasta. Herkes bana bir doktorun onu kurtarabileceğini söyledi. Adı İşan Hüseyin’miş. Ama o çok uzaklarda, ulaşamayacağımız bir yerde. Günlerdir Allah’a yalvarıyorum: Ya beni ona ulaştırsın ya da onu bana göndersin…”