Dan Brown denince akla gelen ilk şey zamana karşı bir yarış ve karmaşık semboller olsa da, Kayıp Sembol aslında insanın kendini inşa etme trajedisini anlatır.
Kitabı bitirdiğimde zihnimde asılı kalan duygu, Robert Langdon’ın deşifre ettiği şifreler değil, insanın en büyük sırrının yine kendi ruhunda saklı olduğu gerçeğinin verdiği o tatlı hüzündü.
Kitap boyunca peşinden koşulan Kayıp Kelime, aslında insanın unuttuğu öz potansiyelidir. Mal’akh karakterinin karanlığa gömülmüş sapkınlığı ile Peter Solomon’un bilgece teslimiyeti arasındaki uçurum, hepimizin içindeki o bitmek bilmeyen iyi ve kötü savaşını simgeler.
Ölmek için yaşamak... Bu ne büyük bir hüzün. Oysa yaşamak, içindeki ölümü öldürmektir.
Bu düşünce, kitabın sayfaları arasında gezinirken kalbime bir ağırlık gibi çöktü. İnsanlık olarak devasa binalar dikiyor, teknolojiler üretiyoruz; ancak ruhumuzun derinliklerindeki o antik gizemi bir türlü hatırlayamıyoruz.
Kitapta beni en çok etkileyen noktalardan biri, bilginin bir yük değil, doğru ellerde bir şifa olarak sunulmasıydı. Ancak bu şifaya ulaşmak için önce egonun ve kibrin parçalanması gerekiyor.
İnsanın gözleri ancak kalbi kırıldığında gerçekten açılır.
Bu alıntı, eserin duygusal omurgasını oluşturuyor. Peter Solomon’un yaşadığı kayıplar ve çektiği acılar, onu fiziksel dünyadan koparıp kadim bir bilgeliğe ulaştırırken, aslında bize şunu fısıldıyor: Işık, ancak bir çatlak varsa içeri sızabilir.
İncelememi noktalarken, kitabın son sahnelerindeki o sessiz kabullenişi hatırlıyorum. Capitol binasının tepesinde, güneşin doğuşunu izlerken hissedilen o sonsuzluk duygusu... Belki de hepimiz birer Kayıp Sembolüz; doğru zamanın, doğru acının ve doğru sevginin bizi çözmesini bekliyoruz.
Kayıp Sembol, sadece bir Masonik gizem hikayesi