Bütün bu felsefelerin ortak bir kusuru vardır: Hayatın insan aklı tarafından düzenlenebileceğini varsayarlar. Buna göre akıl , yaşanabilecek kayıplardan, zarar ve ziyandan azade bir yaşam biçimi tasarlayabilir ya da bu mümkün olmuyorsa da duyguları kontrol ederek, yaşanacak her türlü kayıp, zarar ve ziyana göğüs gerebilir. Gerçekte ise ne yaşama biçimimizi ne de duygularımızı bu sekilde kontrol edebilmemiz mümkündür. Yaşamımızı rastlantılar, duygularımızı ise bedenimiz şekillendirir. İnsan hayatının -ve felsefenin- büyük bir bölümü, bu gerçek karşısında kendini oyalama çabasıdır.
Bilinç, kendine döndüğünde, iyi hayata giden yolda engel oluşturur. Özbilinç, acı verici deneyimleri farkındalığın erişemediği bir köşesine durmaksızın itme çabasıyla, insan aklını bölmüştür. Bastırılmış acı, hayatın anlamına ilişkin soruları akla getirerek adeta onu zehirler. Buna karşılık, kedi aklı bir ve bütündür. Acı çekilir ve unutulur, sonra yaşama sevinci geri döner. Kediler yaşamlarını sorgulama ihtiyacı duymazlar, zira hayatın yaşamaya değer olduğundan şüpheleri yoktur. Felsefenin nafile yere dindirmeye çabaladığı bitmez tükenmez huzursuzluğun kaynağı, insanın özbilincidir.
Felsefenin kaynağı endişedir ve tehdit altında olmadıkları ya da kendilerini yabancı bir yerde bulmadıkları sürece kediler endişe yaşamazlar. Buna karşılık, insanlar için ise dünyanın kendisi yabancı ve tehditkar bir yerdir. Dinler esas olarak, insana göre olmayan bir kainatı insanca yaşanabilir hale getirme girişimleridir. Filozoflar çoğunlukla kendi metafizik kuramlarının yanında kaydadeğer bulmayarak bu inançlara itibar etmemiş olsalar da aslında din ve felsefe aynı ihtiyaca cevap verir.