Bu kitap bambaşka bir kafada. Okurken bir yandan “yeter, beynim yandı” diyorsun, bir yandan elinden bırakamıyorsun. Her sayfası sanki insanın iç dünyasına kazılmış bir bilmece gibi — çözmeye çalıştıkça daha da derinleşiyor.
Gustav’ın hikâyesi, aslında hepimizin içinde taşıdığı çantayı anlatıyor: anılarımızı, acılarımızı, benliğimizi, o görünmeyen yükleri… Bazen kendimizi unutmamak için, bazen de unutmak için taşıdıklarımızı.
Aşkın, acının ve varoluşun birbirine karıştığı bu kitapta, gerçeklikle hayal arasında kalmış bir insanın yolculuğuna tanık oluyorsun.
Okurken zihnini zorlayabilir ama bitirdiğinde seni başka bir yerden yakalıyor. Belki “favori kitabım” demek için erken ama kesin olan bir şey var: Bu kitap bir defada bitmiyor, iç dünyanda yankılanmaya devam ediyor.
Yani kısacası bahsedersek ;
Akıl ve benliğini bir çantada taşıyor — bu aslında kimliğini, geçmişini, yüklerini simgeliyor.
Aşk, benlik, varoluş, acı ve mutluluk gibi temalar etrafında dönüyor.
Gerçeklik ile iç dünya arasında gidip geliyor, yani psikolojik ve felsefi bir yönü güçlü.
Hatta “bir adam, bir kadın, bir rahibe, bir iblis…” gibi simgesel karakterlerle insanın iç çatışmalarını anlatıyor