Mezopotamya’nın antik şehri Ninova’dan başlayan, kayıp bir şiirin (Gılgamış Destanı parçaları) izini süren bir yolculuk…
Viktorya dönemi Londra’sında, yoksulluktan kurtulmanın tek umudu zekâsı ve hafızası olan Arthur’un hikâyesi…
2014’te Dicle kıyısında Ezidi kızı Narin’in trajik savaş, göç ve hayatta kalma mücadelesi…
2018’de Londra’da kalbi kırık bir hidrolog olan Züleyha’nın hem kişisel acıları hem de köklerine dair bağ arayışı…
Tüm bu parçalar su, şiir ve insanlık belleği etrafında birbirine bağlanıyor.
Bu roman, aslında bir “zamanlar arası köprü” kuruyor. Suyun hafızasıyla insanın unutkanlığı arasında bir karşıtlık çiziyor. Tarih, mitoloji, savaş ve kişisel acılar iç içe geçerken, okuyucuya hem geçmişin derinliğini hem de bugünün kırılganlığını hatırlatıyor. Elif Şafak, farklı çağlardan sesleri bir araya getirerek, “insanlık hikâyesi”ni bütünlüklü bir şiire dönüştürüyor.
Bu kitap, sadece kayıp bir şiirin değil, insanlığın unutulmuş hafızasının da izini sürerken, beni hem geçmişin tozlu sayfalarına hem de bugünün yaralı coğrafyalarına götürdü. Okudukça anladım ki su hatırlıyor, biz unutsak da…
“Hayat beklenmedik şeylerle dolu,dostum. Sanki bir çamur nehrinde yürüyoruz ve ara sıra bir umut düğmesi,bir dostluk sikkesi,bir aşk yüzüğü bulmak için ellerimizi daldırmaya cesaret ediyoruz. Çamur eşeleyenleriz biz hepimiz.”
“…her insanın içinden iki güçlü akarsuyun geçtiğini biliyordu:iyi ve kötü. Hangi yolu seçtiğimiz -kalbimiz,ruhumuz ve zihnimizle-kim olduğumuzu belirliyordu nihayetinde. Bazı insanlar,en umutsuz durumlarda bile başka bir insanı incitmemek için ellerinden geleni yaparken,bazıları da sanki bir sineği kovalıyormuş gibi bir rahatlıkla acı çektirebiliyorlardı başkalarına.”
“Tuhaf şeydi,insanın bir zamanlar sıkı sıkıya sarıldığı inançlarını yitirmesi. Kanaatlerimizi bir öbek anahtar gibi yanımızda taşımak ama sonunda bunların hiçbir kapıyı açmayacağını fark etmek ne kadar garipti.”