Umut var
Teskin edici cümleler kur; umut veren, samimi cümleler. Çünkü buna evvela sarfedenin ihtiyacı var. Sözde kuvvetli simya vardır; sözün hâli, sarfedenin hâline sirayet eder. Evet, yarınlar aydınlık. Keder var ama sonunda mutlu günler de var. Allah var, sonuna kadar umut var.
Alıntı
Aşk ile, aşk olsun...
Dert, kalbi uyandırır; derman ise o derdin içinde saklı olan ve Allah'a yakınlaştıran ilâhî bir merhemdir. Bu yüzden Yunus'lar Mevlânâ'lar, Mecnun'lar, âşıklar, ermişler kendilerini Allah’a yakınlaştıran derdi, dünya nimetlerinden yeğ turmuşlardır. "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş..." ile başlayan şiir ve ilâhi formundaki bestesi bunu çok da güzel ifade eder... Bu girizgâhtan kıyıya vardık, şimdi yol alma vaktidir irfan denizinde...işte güzel bir kapı açtık... Gönül gözü açık olanların, satır aralarında değil, sadırlarında (göğüslerinde) taşıdıkları o muazzam hakikat tam da budur. "Yol alalım irfan denizinde" o denizin dalgalarına bırakalım kendimizi... Niyâzî-i Mısrî’nin eşsiz nutk-u şerifi, irfan hırkasının altındaki en büyük sırrı fısıldar bize. İnsan, canı acımadan "Can"ı, dertle sarsılmadan "Derman"ı aramaz. Dünya bizi uyuşturur, konfor bizi hantallaştırır; ancak bir dert gelir, o sahte uykudan uyandırır. Dert dediğimiz şey, aslında ruhun bir gurbet sızısıdır. İrfan mektebinde dert, bir ceza değil, bir "seçilmişlik" nişanesidir. Şöyle ki: Mecnun, Leyla’nın derdiyle yanmasaydı, Mevla’nın tecellisine erip "Leyla benim, ben Leyla’yım" diyebilir miydi? Mevlânâ, Şems’in ayrılık ateşiyle kavrulmasaydı, o hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya giden yolu bulup insanlığa bir güneş olabilir miydi? Yunus, kapısında kul olduğu dergahın çilesini çekmeseydi, "Bana seni gerek seni" diyerek mülkü de melekûtu da bir kenara itebilir miydi? "Derler ki dert ile derman aynı hakikatin iki yüzüdür", sikkenin iki yüzü gibi... Bu söz, irfani tefekkürün tam merkezidir. Aynen geometrideki bir madalyon gibi... Bir yüzünde "Aşk ve Çile" yazar, çevirirsiniz diğer yüzünde "Vuslat ve Şifa" yazar. Hakikat denizinde yüzdüğümüzde anlarız ki, derman derdin "ardında" bekleyen
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Simya, çürüme ve yok olma gibi karanlık dönüştürücü süreçlerle gerçekleştirilen bir yüceltme, bir incelik kazanma sürecidir. Başka bir deyişle, ruh yaratma, çürüme ve hayata acı verici bir ölüm olmadan gerçekleşemez. ... ✍️Thomas Moore 📖Karanlık Eros
The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Londra Kraliyet Cemiyeti), 1660 yılında İngiltere'de kurulan ve dünyanın hâlâ varlığını sürdüren en eski bilim akademisidir. Kısaca "The Royal Society" olarak bilinen bu kurum, modern bilimin doğuşunda, yayılmasında ve kurumsallaşmasında insanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Cemiyetin ne olduğunu ve neden bu kadar önemli olduğunu şu temel başlıklarla anlayabiliriz: 1. Kuruluşu ve Amacı Cemiyet, 28 Kasım 1660'ta Londra'daki Gresham Koleji'nde, aralarında ünlü fizikçi ve mimar Christopher Wren, kimyacı Robert Boyle ve doğa filozofu John Wilkins"in de bulunduğu 12 bilim insanının bir araya gelmesiyle kuruldu. Kraliyet Onayı:1662 yılında Kral II. Charles tarafından resmi bir berat verilerek "Kraliyet Cemiyeti" unvanını aldı. Amacı:Adında geçen "Natural Knowledge" (Doğa Bilgisi) ifadesi, bugünkü anlamıyla pozitif bilimler (fizik, kimya, biyoloji, matematik) demektir. Amacı; dogmalara veya felsefi tartışmalara değil, tamamen deneye ve gözleme dayalı bilimi geliştirmekti. 2. Meşhur Sloganı: "Nullius in verba" Cemiyetin resmi mottosu Latince "Nullius in verba"dır. Bu ifade "Kimin söylediğine bakma"ya da"Sözlere güvenme"anlamına gelir. Bu slogan, bilimin otoritelere (örneğin kiliseye veya antik filozoflara) körü körüne inanarak değil, yalnızca deneyle kanıtlanmış gerçekler üzerinden yürümesi gerektiğinin tarihi bir ilanıdır. 3. Bilim Tarihindeki İlkleri ve Önemi İlk Bilimsel Dergi: 1665 yılında, dünyanın ilk hakemli bilimsel dergisi olan Philosophical Transactions of the Royal Society'yi yayımlamaya başladılar. Bu dergi, bilimsel makale formatının dünyadaki öncüsüdür. Yerçekimi Kanunu'nun Basımı: Sir Isaac Newton, çığır açan eseri Principia'yı bu cemiyetin desteği ve çatısı altında
Sessiz simya
"Karşındakinin kendi ördüğü o 'hatasızlık' duvarını aşamayacağını anladığın an, kelimeleri serbest bırakırsın. Haklılık ispat etmek, kendini temize çıkarmak için çırpınmayı bıraktığında, o hırpalayıcı gürültüyü kendi kalbinin derinliğinde eritip rafa kaldırırsın.
Hermetik Düşünce Hermetik düşünce, aslında çok eski ve derin bir felsefi- mistik akım. Temeli, Mısır tanrısı Thoth ile Yunan tanrısı Hermes'in birleşimi olarak kabul edilen Hermes Trismegistus'a dayanıyor. Yani "üç kez büyük Hermes" diye anılıyor. En temel fikri şu: "Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır" (As above, so below). Evrenin tamamı birbirine bağlı, makrokozmos ile mikrokozmos (insan) aynı yasaları takip ediyor. Her şey tek bir kaynaktan geliyor, her şey zihinle (ya da bilinçle) ilgili. En bilinen 7 Hermetik İlke (Kybalion'dan): 1. Mentalizm → Her şey zihindir. Evren büyük bir zihnin ürünü. 2. Tekabül → Yukarıda ne varsa aşağıda da aynı. 3. Titreşim → Hiçbir şey hareketsiz değil, her şey titreşiyor. 4. Kutupluluk → Her şeyin iki kutbu var (sıcak-soğuk, iyi-kötü, erkek-dişi). Zıtlar aslında aynı şeyin farklı dereceleri. 5. Ritim → Her şeyin inişi ve çıkışı var (gelgit gibi). 6. Neden-Sonuç → Hiçbir şey tesadüf değil. 7. Cinsiyet → Her şeyde dişi ve erkek prensibi vardır (yaratıcılık için). Hermetik düşünce sadece felsefe değil; simya (ruhsal dönüşüm), astroloji, teurji (tanrısal büyü) ve gizli ilimleri de içine alıyor. Ortaçağda ve Rönesans'ta çok etkili olmuş, Newton gibi bilim insanları bile gizliden gizliye ilgili.
1000Kitap