Yoksulluk insanı yalnızca fakirleştirmez; aklını, ailesini ve inancını da elinden alır.
Orhan Kemal’in Eskici ve Oğulları romanı, okuru büyük fikirlerle ya da yüksek cümlelerle karşılamaz. Tam tersine, çok tanıdık bir dünyanın içine bırakır. Diyaloglarla ilerleyen, son derece akıcı bu metinde anlatılanlar; sokakta, iş yerinde, tramvayda, pazarda her gün karşılaşabileceğimiz insanların hikâyesidir. Bu yüzden romanı okurken sık sık “bunu ben de yaşadım” ya da “buna ben de şahit oldum” duygusu oluşur.
Orhan Kemal bu romanda okura bir mesaj dikte etmez, yol göstermez, ahlak dersi vermez. Olan biteni olduğu gibi anlatır ve yargıyı okura bırakır. Kitabın gücü de tam olarak buradan gelir: Gösterir, açıklamaz.
Romanın merkezindeki Eskici karakteri çoğu zaman yanlış anlaşılmaya müsaittir. Bence Eskici zalim bir baba değildir; asıl belirleyici olan onun acizliğidir. Güçlü, varlıklı bir adam olsaydı aynı baba olmazdı. Yoksulluk onu bugüne sıkıştırmıştır. Her şey paraya, ev geçimine, bir sonraki güne çıkarabilmeye indirgenmiştir. Yarınların, hayallerin, uzun vadeli düşünmenin bir anlamı kalmamıştır. Bu yüzden öfkesi çabuk parlar, çabuk söner; kin tutmaz, pişman olur. Söyledikleri dilinde kalır, kalbinden değil.
Eskici’nin meselesi iktidar ya da otorite kaybı değildir. Onun derdi paradır. Sürekli geçmişteki zenginliğini anlatması boşuna değildir: Ne giydiğini, ne yediğini, nasıl yaşadığını hatırlatır. Çünkü o zamanlar para zaten otoriteyi kendiliğinden getiriyordu. Bugün ise paranın yokluğu her şeyi çökertecek bir güçtür. Bu yüzden damat Ünal’ın getirdiği rakı ve yiyecek, Eskici’nin gözünde onu değerli kılar; hatta kimi zaman kendi çocuklarının önüne geçirir. Bu bir gurur meselesi değil, hayatta kalma refleksidir.
Eskici’nin oğullarıyla yaşadığı çatışma da sanıldığı gibi