Sinan UÇAR.

Sinan UÇAR.
@sinanucar
5/10
·309 syf.··
2026 46. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 19:45
Miras Kitabın ele aldığı konu günümüzde fazlasıyla tanıdık: miras meselesi üzerinden aile içi çatışmalar, bastırılmış geçmiş, suskunluklar ve bunun birey üzerindeki yıkıcı etkileri. Hatta günümüz Türkiye’sinde de televizyon programlarından haber bültenlerine, sosyal medyadan gerçek yaşam hikâyelerine kadar bu tür aile içi gerilimlere neredeyse her gün rastlıyoruz. (Özellikle gündüz kuşağı programlarında) Bu yüzden kitapta anlatılan mesele yabancı ya da uzak değil; aksine fazlasıyla “içimizden” bir yerden geliyor. Belki de tam bu nedenle, okurken zaman zaman bir “tanıdıklık” hissiyle birlikte bir doygunluk da oluştu bende. Çünkü konu zaten hayatın içinde bu kadar görünürken, romanın da aynı noktaları tekrar tekrar dolaşması bir süre sonra hikâyeyi ileri taşımaktan çok yerinde sayıyormuş hissi yarattı. Özellikle bazı bölümlerde aynı düşüncelerin farklı cümlelerle yeniden kurulması, anlatının bir döngüye girmesine neden oluyor. Bu da belli bir noktadan sonra okuma deneyimini zorlaştırdı benim için. Anlattığı şey çok önemli ama bu anlatış yöntemi girdap haline sokuyor her şeyi. Kitap, büyük bir kırılma anına doğru ilerliyormuş gibi hissettiriyor ama bu kırılmaya giden süreç oldukça uzun ve tekrarlarla örülü. Sonlara doğru gelen gelişme ise oldukça hızlı ve kısa bir şekilde sonuçlanıyor. Bu yapı, bende “yoğun bir hazırlık var ama karşılığı aynı ölçüde derinleşmiyor” hissi bıraktı. Yani kitapta kocaman bir GİRİİİİİİİİİİİİİİİİİŞ , gelişemeyen bir gelişme ve hemen sonuç oluyor. Bununla birlikte şunu da teslim etmek gerekir: yazarın anlattığı meseleler son derece gerçek ve sert. Aile içi travmaların insan zihninde nasıl dönüp durduğunu göstermeye çalıştığı açık. Ancak bu anlatım tercihi her okurda aynı etkiyi yaratmayabiliyor. Benim açımdan, konu ne kadar önemli olursa
Duygu ve Düşünce
MirasVigdis Hjorth · Siren Yayınları · 20216,5bin okunma
Reklam
5/10
·303 syf.··
2026 45. kitabı
·
12 saatte okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2026 23:49
Sarı Yüz Kitap sürekli karşıma çıktığı için merak edip okumak istedim. Aslında kitabın anlattığı şey de tam olarak buydu belki: Sürekli önümüze çıkan, reklamı yapılan, insanların konuştuğu şeylerin nasıl büyüdüğü ve etkisinin nasıl yayıldığı…Lakin bunu hiçte merak etmiyordum... Kitabın vermek istediği mesaj bana göre oldukça basitti: kıskançlık, adam kayırma, linçleme kampanyaları, sosyal medya zorbalığı, etkisiz insanların yetkili konumlara gelmesi, reklamın ve makyajlamanın gerçeğin önüne geçmesi… Önemli olanın ortaya bir şey koymak değil, o şeyi ne kadar görünür hale getirebildiğin ve onun etrafında nasıl bir kaos yaratabildiğindi. Karakterlerin çoğu da günlük hayatta karşılaşabileceğimiz insanlardı. Doğrunun yanında duran değil; işine gelenin, çıkar sağlayanın yanında duran tipler… Kıskançlık, dedikodu, linç kültürü ve entrikalar zaten hayatın içinde sıkça karşılaştığımız unsurlar. Bu nedenle kitabı okurken bana yeni bir bakış açısı kazandırdığını ya da derinlemesine düşündürdüğünü hissedemedim. Daha çok, zaten aşina olduğum bir gerçeğin yeniden karşıma çıkarılması gibiydi. Bunların çok basit bir şekilde ele alinması, derinleşmemesi her şeyi çok yüzeysel bırakıyor kitapta. Belki de kitabın amacı yalnızca buna ayna tutmaktı. Ancak ben zaten günlük yaşamda bu gerçeklerle sürekli karşılaştığım için, bunların yeniden anlatılması beni çok tatmin etmedi. Merak duygusu uyandırmadı. Ufak bir heyecan bile yaratmadı. Bir diğer problem ise kitabın sürekli aynı döngü içerisinde ilerlemesiydi. Ortaya bir olay konuyor, ardından eleştiri ve linç süreci başlıyordu. 10. sayfada da, 100. sayfada da, 300. sayfada da benzer bir hissiyat yaşadım. Bu tekrar duygusu bir süre sonra rahatsız edici hale geldi. Ben genellikle roman okurken karakterlerin iç dünyasına daha derinlemesine
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,2bin okunma
6/10
·586 syf.··
2026 38. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 13:34
Masumiyet Müzesi, sayfalar ilerledikçe "Olaylar ne zaman gelişecek?" sorusuyla beni bekleten, ancak bu bekleyişin sonunda sönük bir veda sunan bir deneyim oldu. Genelde okuduğum kitaplarda mekanın ruhu olayla bütünleşir, fakat burada bahsi geçen kişiler ve tekrarlayan mekanlar bir noktadan sonra bunaltıcı bir yorgunluğa dönüştü. Kitabın en büyük eksikliği bence duygu dengesiydi. Ne Kemal’in o saplantılı, adeta "ruhani bir sapkınlık" derecesindeki takıntısını tam anlamıyla sahiplenebildim ne de Füsun’un acısını iliklerimde hissedebildim. Kemal’in anlatısı, bir aşk hikayesinden ziyade "Ben bu müzeyi nasıl kurdum?" sorusuna yanıt arayan soğuk bir envanter dökümü gibiydi. Oysa anlatı Füsun’un dünyasına, onun sessiz çığlıklarına ve içsel dönüşümlerine odaklansaydı, kitap beni içine çok daha kolay çekebilirdi. Olay örgüsündeki kopukluklar, karakterle bağ kurmamı zorlaştırdı. Füsun’un ani uzaklaşmaları, evlilik kararı ve o çok arzuladığı artistlik isteği, bende net bir karşılık bulamadı; bu arzuların hissiyatı hep yarım kaldı. Duyguların okuyucuya( yani bana) geçmediği bir noktada, olayların içinde kendimi hissetmem de imkansızlaştı. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim tek şey, bir hafta boyunca her sabah aynı çayı içmek gibi sıradan ve tatsız bir rutindi. Her gün tekrarlanan aynı meşgaleler, anlatıyı bir yerden sonra akıcı bir roman olmaktan çıkarıp durağan bir hayat döngüsüne hapsetmiş. Hiçbir kitabı yarıda bırakmama prensibimle son sayfaya kadar gelmiş olsam da, Masumiyet Müzesi benim için ne yazık ki takıntılı bir adamın eşyalar arasına sıkışmış, duygusu eksik hikayesinden öteye geçemedi.
Edebiyat
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma
Aslında Ruhsuz Adam..
10/10
·308 syf.··
Beğendi
·
2026 30. kitabı
·
30 saatte okudu
·
Okunma: 14 Mart 2026 23:45
Ruh Adam Not: Kitabı okuamayanlar, okuduktan sonra bakması daha iyi olur. Kitap üzerinden giderek yazdığım için bu şekilde daha uygun olacağı kanaatindeyim . Ruh Adam uzun zamandır kütüphanemde olmasına rağmen bir türlü elime alıp okumadığım bir kitaptı. Okuduktan sonra aslında büyük bir hata yaptığımı fark ettim; bu tadı çok daha önce almak gerekirmiş. Romanın başında eski bir masal gibi başlayan bir anlatı var. İlk başta bu bölüm sanki romandan ayrı bir hikâye gibi duruyor. Fakat ilerledikçe anlıyorsunuz ki aslında o masal, romandaki karakterlerin hayatında yaşanacakların bir yansıması gibi. Sanki onların hayatı henüz altüst olmadan önce yaşanmış bir kaderin, eski bir hatıranın anlatımına evriliyor. Ben romanı okurken özellikle şu düşünceyi çok güçlü hissettim: Tarih gerçekten tekerrür ediyor. Yüzyıllar önce de kıskançlık, hırs, yasak aşk, gurur ve onur meseleleri vardı; bugün de var. İnsan değişse de duygular değişmiyor. Dün ve bugün her zaman aynı yarınlara çıkıyor. Romanın merkezindeki karakter olan Selim Pusat’ın trajedisinin temelinde bence gurur ve onur meselesi yatıyor. Selim Pusat askerliği sadece bir meslek olarak görmüyor. Bu onun için bir kimlik, bir miras. Dedelerinden, babasından gelen bir yol. Hayatını buna adamış bir insan. Bu yüzden askerlikten men edilmesi onun için sadece bir iş kaybı değil; sanki kendisine, ailesine ve geçmişine atılmış bir tokat gibi. Bu kırılma onun ruh dünyasını yerle bir ediyor. Bana göre Selim Pusat’ın asıl hatası ise geçmişe takılı kalması. Meslekten men edildiyse edilmiştir, dünyanın sonu değildir. Ama o bunu gurur meselesi yapıyor ve bu gururun altında eziliyor. Hayatı ilerlemek yerine bir noktada donup kalıyor. Ve onu bitirende bu gurur ve onuru oluyor. Romanı okurken Selim Pusat’ın ruh hâlini anlatmak için aklımda
Edebiyat
Ruh AdamHüseyin Nihâl Atsız · Ötüken Neşriyat · 201933,9bin okunma
10/10
·238 syf.··
Beğendi
·
2026 29. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 13 Mart 2026 17:08
Puslu Kıtalar Atlası Puslu Kıtalar Atlası’nı okuduktan sonra kitap bende, çok güzel bir yemek yedikten sonra damakta kalan o tat gibi bir his bıraktı. Tadı, tuzu yerinde; eksiksiz, çok lezzetli bir yemek gibiydi. Karakterleriyle, anlatımıyla gerçekten çok hoşuma gitti. Yerli yersiz yahu bu adam ne yazmış böle ? Ben ne okuyorum böyle diye bir kaç kez sormuşluğum oldu.. Her bölümde ayrı bir hikâyeyle, ayrı bir karakterle karşılaşıp oradan yavaş yavaş asıl kahramanın hikâyesine bağlanması çok etkileyiciydi. İnsan okurken ister istemez şunu düşünüyor: Bir insan bütün bunları nasıl kurgulayıp bu şekilde yazabilir? Hayranlık duymamak elde değil. Ömrü ve yazacakları uzun olsun.. Kitapta anlatılan birçok sahne sanki gözlerimin önünde gerçekleşiyormuş gibi hissettirdi. Mesela lağımcıların tünel kazdığı sahnede, o lağımın içini o kadar net hayal edebiliyordum ki kendimi adeta o karanlık tünelin içinde gibi hissettim( ilk aklıma gelen sahnelerden biriydi diye yazdım). Aslında kitap boyunca birçok sahnede bunu yaşadım. Çoğu kitapta bu hayal kurma hali daha sınırlı olur ya da benim için öyledir ama bu romanda neredeyse her mekânı, her karakteri, her olayı zihnimde canlandırmaya çalıştım. Sanki her şey gözlerimin önünde oluyordu ve 3. kişi olarak her olayın içinde, anlatılan her mekanda var idim. Benim için çok farklı bir tat ve lezzet oldu. İhsan Oktay Anar’ın okuduğum ilk kitabıydı ve bu kitaptan sonra diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Daha evvel okumayanlar bu zevkten mahrum kalmasın..
Edebiyat
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,6bin okunma
Reklam