İnsanları seni sevmeye ikna edemezsin. Bu kesin bir kural. Kimse sana sen onlardan sevgi istiyorsun diye sevgi vermeyecek. Gerçek aşk her iki taraftan da gelir. Başka bir şeyle zaman kaybetme. Sonunda çoğu şey iyi olacak ama her şey değil. Bazen iyi bir savaş ortaya koyup kaybedeceksin. Bazen gerçekten sıkı tutunacaksın ama sonunda bırakmaktan başka çaren olmadığını fark edeceksin. Kabullenmek küçük, sessiz bir odadır.
Bizde gösteriş merakıyla, nazar korkusu at başı gider.
Gezip dolaştığım ülkelerin hiçbirinde yeni Türkiye kadar gösterişe düşkün bir yer görmedim dersem abartmış olmam herhalde.
Bunun nedeni, insanların kendi iç dünyaları ve değerleri için değil, birbirleri için yaşamakta oluşlarıdır.
Zenginliğin, güzel arabanın, mal mülk sahibi olmanın tek zevki, başkalarına, "Bakın sizde olmayan şeyler bende var!" der gibi dolaşabilmek, paraya ve güce tapan bu toplumda kendini en yukarıda hissedebilmektir.
Gustave Flaubert'in Gönül Eğitimi romanında anlatıldığı gibi, Batı burjuvazisi de bu aşamalardan geçmiş, sonunda servetini göstermeme düzeyine ulaşmıştır.
Mesela dünyanın en zengin ailelerine sahip olan İsveç'te, hiç varlıklı insan yokmuş, herkes eşitmiş gibi görünür.
Çünkü zenginler gazetelerde ve televizyonlarda boy göstermezler. Sokağa da normal kılıklarla çıkarlar, herkes gibi nor mal bir Volvo kullanırlar.
Vallenberg ailesinden bir kadının yaptığı gibi dünyanın en pahalı kürkünün üstünü yağmurluk kaplatarak giymek bir erdemdir.
Bu ülkelerde ne açılışa, ne cenazeye dev çelenkler gönderilir. En makbul hediye, elinizle götürdüğünüz bir demet çiçektir. Ambalajını çıkarmak ve sanki biraz önce toplamışsınız gibi sunmak da bir görgü kuralıdır.
Bütün bunlar aristokrasiden devralınmış özellikler.