Her devirde aklı olanın, fikrini kiralamayı reddedenin suçlanmasından, haksız çıkarılmasından, iğdiş edilmesinden, azarlanıp paylamasından bıktım. Bütün faturanın düşünene kesilmesinden bıktım. Bu toprak okuyanını, düşünenini, münevverini, aydınını, entelektüelini, entelini hiçbir zaman sahiplenmedi. Onu hep küçümsedi. Onu hep zaman dışı, gerçek dışı buldu, Onu asla ciddiye almadı, onunla daima dalga geçildi. Sanki bir yerlerde bir hayat var; onun çok mühim ve gerçek meseleleri var da bu zavallı orada değil, çeyrek çepelek hülyalar içinde bambaşka bir yerde, harikalar diyarında yaşayan bir meczupmuş, romantik bir serseriymiş, daima güçsüz ve korkak bir enayiymiş gibi bakıldı ona. Dünyayı anlamaya ilk heves ettiğinde çok okuma, çok düşünme kafayı üşütürsün dediler. Direnip devam ettiyse ergenliğinde şuna bak, çıktığı kabuğu beğenmiyor dediler. Devam edip yetişkin olduğunda ne oldu hani o kadar kitap okudun bir baltaya sap olabildin mi, bak şimdi tutunamayanları oynuyorsun dediler. Kimse bütün değerlerin ucuzlaştığı bir ortamda tutunmanın en iyi ihtimalle onursuz bir beceri olduğundan bahsetmedi.
Katıldığı çeşitli terapilerden sonra hayata bağlı olmadığını öğrendiğini söyledi. Çocukken bile ölüm düşüncesini umursamıyordu.Öldüğünde insan hiçbir şeyi özlemezdi.Dünyadaki kendi varlığına değer vermediği gibi başkalarının varlığına da gerçekten değer vermiyordu.
Benimse hayatımda en fazla bir çift olabiliyor, elimden ancak bu kadarı geliyordu. Bir arkadaşımın hayatında doğal bir şekilde var olmak o kadar hoşuma gidiyordu ki, neredeyse onun evindeki bir tür mobilya parçası gibi oluyordum. Dünyada doğal bir varlık gibi hissetmek için buna ihtiyacım vardı. Kardeşim dışında bir avuç insanla bu duyguyu yaşadım. Ve bu an eninde sonunda sona erdi.