Nedendir, hep bana ait bir şeyin, ilgimle gelişip, büyüyecek bir şeyin hasretini çektim? Galiba kendime saygı duymaya başlayacaktım. Çünkü insana, sahip olmak da yetmiş. Sahip olduğu şeye katkısı bulunsun, o şey bu katkıyla gelişip kıymetlensin istiyor. İşte o zaman öze güven dolayısıyla saygı başlıyor.
“Hüzünlenen insan Allah'ı hatırlar" diyor mesela nefsin dilinden. O vakit hüzün benim sandığım kadar kötü değildir diye düşünüyorum. Kendimi hayal ediyorum. En çok sıkıntılı olduğum anlarda dua ettiğim, Allah'ı o vakitlerde hatırladığım geliyor aklıma. Yazara hak veriyorum. Zira düşünüyorum ki ve belki de biliyorum ki insan en çok üzüldüğü zaman ellerini duaya açar. İstediği olmadığında yalvarır en çok Allaha, başına bir kötü iş geldiğinde sessizce kıpırdanmaya başlar dudakları. O zaman gerçekten de hüzün, sıkıntı, keder o kadar da kötü değildir demek ki.
Ve ben yani nefs, insan bana karşı koydukça daha çok musallat olurum onun başına. Beni durdurmaya çalıştıkça hilelerim daha sinsi ve daha bilinmez olur. Bu andan sonra başlar benim anlatacaklarım, asıl imtihan şimdi başlar…
Değerler Kültürü'nde "geçim ehli olmak", değerleri yaşatarak birbirine güvenmek, birbirini saymak ve sevmek anlamına gelir. Bu evlilikte sosyal yaşam ve diğer insanlarla ilişkiler önemsenir, ama hem kadın hem de erkek için hesap verilecek en yüce makam kendi vicdanlarıdır. Karı-koca ilişkisi CAN ilişkisidir. Eşler birbirlerinin özlerini, CAN'larını umursar, "doğal", "değerli", "güvenilir”, “sevilmeye layık” ve “saygıya değer” bulurlar. Birbirlerine, yaşamlarında yer alan “çok özel insanlar” olarak bakarlar; ilişkilerinde önce saygı, sonra sevgi gelir.