“Düşüncelerimizin onları anlamayan insanlara göstermeye ihtiyaçları yok.” Keskin aynı zamanda da ferah bir alıntı bana göre. Ve yaşam şiarı yapmaya müsait. Kimsenin kimseyi anlamadığı anlamlandırmadığı ve anlamak için uğraşmadığı çağımız insanlarının kulağına plesenk olacak tarzda. Nitekim düşüncelerimizi dayatmaya çalışmaktan düşüncenin varlığı ile ilgilenmiyoruz. Neydi düşünce? Düşlemek ve var olmak?
Sartre’ye Bulantı’yı yazdıran, Duvar’ı yazdıran da bu var olma sancısı değil miydi? Düşüncelerimiz ve kararlarımız nasıl şekillenir? Ben kendim mi ‘ben’ olmaya karar verdim, yoksa benim ‘ben’imi bir başkası mı oluşturdu? Duvar, işte bu sancının doğan meyvesi. Tıpkı Sartre’nin dediği gibi “Bilinçli bir varlık olan insanın başına ne değilse odur, ne ise o değildir.”
Peki, Duvar bize ne vaat ediyor? Duvar beş hikayeden oluşan anlamları aynı olan öyküler dizisi. Duvar tıpkı bizimle dış dünya arasındaki duvarı temsil ediyor. Ve beş hikayenin karakteriyle bu sete delik açılmaya çalışılıyor. Oluyor mu? Bu okuyucuya göre değişir. İlk hikaye, kitaba da ismin veren ‘Duvar’ öyküsü, “Bir İdam Mahkumu’nun son günündeki karakter gibi ölümünü bekleyen Pablo İbietta’nın öyküsü. On iki saatlik korkunç bekleyiş ve ruh travması. Peki, bizim ölümümüze saatler kalsa biz ne yapardık?
‘Bir Yöneticinin Çocukluğu’ hikayesi Sartre’nin çektiği ızdırabın en tescilli hikayesi olmuş. Soyutlanma ve kabullenmeme. Herostratus benim en çok etkilendiğim diğer hikaye. İnsanları sevmeyen karakterin insanlığa yukarıdan bakması ile başlayıp aynı kaldırımda teslimiyetleri ile sona eriyor. Beş hikayede de karakterler var olma ve fark edilme çabası içinde.
Kitabı kapattığımda zihnime cevabı olmayan “neden” ile başlayan sorular uçuştu. Aynen Oğuz Atay’ın dediği gibi
“Cevapların çok ama soruların yok”
Biz