Sesim çıkmaz. Çağırdım, ne dedimse gelmez. Oturmaz yamacıma. Bu hüzünleniş bilmem neye. Bilmem neye savruluş. Bunca insana ne var anlatacak yıldızları gizlenmiş koştururlarken. Oysa koşmaya, gerçekliği yaran o koşmaya canıyla kim açar bahsi... Ey dilim söz sende. Susarsın. Yazarım bunu! Sırası gelmemiş, vazgeçtiğim, yazılmayı bekleyen satırlar; Saymacalardan varmışlar yokmuşlar Mışçasına edişler içine dileyişler Adıyla okunan adlarda Okunmaz adımdan başkası Gel gör ki Yalnızca bana bakan aynalara, küstüm çiçeği sardı Ufuktan bir göz Ufaktan bir buluta dokunsa Gel gör ki Hayal mayal hatırlarım şimdiyi koluma taktım yol ayrımı! Yarına mı yârına mı Aymazlardan oğlu susturur Aylak tanesi, evladiyelik tanrısını Kurmaca bir saat gibi İşler tıkırında Guguk kuşunun Şiş boğazında
Bazen bir gece yarısı, durup dururken odanın ortasında donup kalıyor insan. Dışarıda akan bir dünya var; arabaların korna sesleri, bir yerlere aceleyle yürüyen insanlar, faturalar, sorumluluklar, gündelik telaşlar... Hepsi bir sis perdesinin arkasından geliyor gibi, çok uzak ve çok anlamsız. Herkesin sımsıkı tutunduğu, uğruna kavgalar ettiği o büyük hayat, bana sadece bir gölge oyunundan ibaretmiş gibi geliyor. Neyi, neden bu kadar ciddiye aldığımızı çözemiyorum. Her şey o kadar hızlı tüketiliyor, her duygu o kadar çabuk harcanıyor ki, insanın durup derin bir nefes alacak, bir anı yerli yerine oturtacak vakti bile kalmıyor. ​İçimdeki bu yorgunluk, aslında bir kırgınlığın tortusu belki de. İnsanlara, ilişkilere, bitmek bilmeyen o vitrin estetiğine karşı duyulan bir bıkkınlık. Herkes her şeyi biliyor , herkes en doğrusunu anlatıyor, herkes her an çok mutlu ya da çok derin görünme derdinde. Bu büyük kelimelerin, süslü cümlelerin arkasındaki o muazzam boşluğu gördükçe, insanın içinden sadece susmak geliyor. Kelimeleri de kirlettik çünkü, artık hiçbiri ait olduğu duyguyu tam olarak karşılamaya yetmiyor, sadece birer araç olarak harcanıp gidiyorlar. ​İşte bu yüzden, uzun zamandır kendi sessizliğime sığınmayı daha huzurlu buluyorum. Bir şeyleri kanıtlama arzusunu tamamen geride bıraktım. Kimsenin beni tam olarak anlamasını beklemiyorum, zaten insanın insanı gerçekten anlaması ne kadar mümkün ki? Herkes kendi dünyasının sınırları kadar görebiliyor karşısındakini. Ben sadece, bu bitmek bilmeyen yapay gürültünün ortasında, ruhumu örselemeden günü tamamlamanın, kendi içimdeki o sakin ve hüzünlü köşeyi koruyabilmenin derdindeyim. Çünkü geriye dönüp baktığımda elimde kalan tek gerçek şeyin, o gürültüye ortak olmayı reddettiğim anlar olduğunu çok iyi biliyorum.
Edebiyat
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Boş sorular kadar var mı boşluklar Dilim dilime pelesenk gözyaşım iniyor kepenk, acıyor ama sıkılıyorum artık, olmalar bitmiyor ve çok oluyor. Yalnızlığım sar beni, of of of, bitmiyor bu kendini kendine satmalar, savrulmayıp kokmalar, kokuşmalar, ıslatınca yürümüyor kadırgalar. Çekme kürekleri, alnının akından süzülmüyor ter, anca kendini ger ve suspus kendine, şiş ama sis çekme hiç içine yeter be yeter demeler dahi yitmişliğimin n*ok*dağ(.) .. . ..... . . .... ........Ö.Ö ANLAMSIZ bir mors, ses yok Ne kırmızı ne mavi Renklerin unutuşum Ölgünerkek Renklenmedikçe renkler, renkler mi renkler Aşk bir yerinin üzerine oturmuş. Altında kendini bulmuş. İyi oturmuşsa demek, çok uyuşmuşlar! Bir adım sonrasına göz çiziyorum. O göze gölgelip bir adımdan bahsetsinler diye kupkuru bir sıkma sallata sözüm var. Kaşsız göze tozlar kumlar armağan olsun. Batacaklara selamlar ben üstüne yattıkça Gitmeye bir gidiş olsa gerek. Gelmeye geviş. Bulunmayanları seviş. Karanlık da yapar anca aydınlıkta iniş. Yoksa neden durmadan sişiş, kanım dökülmeden bitiş ya da kimine göre finish. Yaşlansa da aynı dikiş. Elin giderse söküş kafan giderse büzüş. Dilin bi yere gitmiyor tükür... Kendi kendine ne şekersin! ne şükela... Konuştukça baydım bai, saymaya başlasam kaç adım var Kendime zırvalardan lavralar.lar.lar ve zort sesi ama çok seslilerden değil, az-gün-düz(mece). Yahu sus be adam diyorum ne olduğunu anlamadan. Sen sen olsan sensizliğinde sessizlik olur muydu? Sessizliğinde sensizlik bıraksan, komşuda da yoktur şimdi, al işte, bu yüzden bizden değiliz. Mavişneişgüzararsın Gidengelmeyorganımauzanmazayaklarımdardamelreçelinebulanmışhiçdeaçdeğilimkalbimeinmegelendermanesatıyorsakorsanlarvar Sahiciyiler MİK Serisi
Şiirden gelen sesleri ... Şairane İnce bir his Yağmur öncesi bir sis Bir de Sessiz Ayak sesleri bilir ..
Ben yolumdan şüphe etmem; Tozlu gören camını silsin…☕️
Gökte yıldızlar varmış. Yalnızlar apartmanı yıldızları olsa gerek. Kimisinin kuyruğu, kimisinin takım olduğu yalnızlıklar, öyle mi!? Hayır, bu kadar ışık fazla olsa gerek. Önce gözlere ayrılık sonra da kapanmak gerek. Birine, yalnız kalmış birine verecek ayrı, ötekine verecek ayrı bir karanlığın var mıdır? Peki, bu kadar sessizlik yeter. Madem gözlerin dünyası, buyursunlar bakalım..! Bir perde ama kırıştırılmış peçetelerden, hani üzerine istekler yazılıp çocukluğa karalananlardan. Neresinden tutabileceğin belli değil, kaybolursun. Kaybolmazsan kırışıklar kırışıkları buruştururlar seni. Hani şu yalnızlar sokağının lambaları küsmüş ya apartmanın yıldızlarından, ondandır karanlıklara inmez olmuş perdeliler. Karanlıktır ya, ondandır işte. Dipsiz kuyu sokaklar — suyuna varamaz perdeliler; şu tek lokmalık lokumlar hayata dökülmesin diye sarınan peçeteye. Tadımız kaçmasın diye tuzu-muza el ederler ki elden ele tuzlar. Bir kan rengi çayda. Ah zaman sevgilim. Yansıman /nerede/ kaldı gözlerimde. Senin için bir kafes, içinde kumlar, üfleyip yukardan bakmak için. HaH! Sen sevgili! çay bardağının ince belinde başımı döndürüyorsun! Dipte kalmış o bir yudum, çekilmiş kan. Ne dokunabiliyorsun, ne sıcaklığı kalmış, ne aklına geliyor, ne ne ara gitti bilmeyeceksin. Dökülüverecek işte öyle. Kimin içi yanar? Belki bakarsın öncesinde gözler akıverir içerisine. Aynalar iki yüzlü, altılı atlı karıncada tepetaklak dönüyorlar. Bir varmış bir yokmuş mürekkep. Benimki de eller. Bulaştı bir kez de, hangi yüzde şimdi aramalı? Aradığın yerde mi? Işıkları mı kapatmalı? Ya o zaman gözükmezse karanlık? Sokağın gemileri mi gelmiş, ne bu, kapılar mı açılmış, ne o rüzgâr mı yoksa? Getirecek kokuları. Korkanları kaçırmayın. Ve zaman, ayrılıyor kanlı bir kelebek bardaktan. Aynaya bakamaz ayna