Bazen bir gece yarısı, durup dururken odanın ortasında donup kalıyor insan. Dışarıda akan bir dünya var; arabaların korna sesleri, bir yerlere aceleyle yürüyen insanlar, faturalar, sorumluluklar, gündelik telaşlar... Hepsi bir sis perdesinin arkasından geliyor gibi, çok uzak ve çok anlamsız. Herkesin sımsıkı tutunduğu, uğruna kavgalar ettiği o büyük hayat, bana sadece bir gölge oyunundan ibaretmiş gibi geliyor. Neyi, neden bu kadar ciddiye aldığımızı çözemiyorum. Her şey o kadar hızlı tüketiliyor, her duygu o kadar çabuk harcanıyor ki, insanın durup derin bir nefes alacak, bir anı yerli yerine oturtacak vakti bile kalmıyor. İçimdeki bu yorgunluk, aslında bir kırgınlığın tortusu belki de. İnsanlara, ilişkilere, bitmek bilmeyen o vitrin estetiğine karşı duyulan bir bıkkınlık. Herkes her şeyi biliyor , herkes en doğrusunu anlatıyor, herkes her an çok mutlu ya da çok derin görünme derdinde. Bu büyük kelimelerin, süslü cümlelerin arkasındaki o muazzam boşluğu gördükçe, insanın içinden sadece susmak geliyor. Kelimeleri de kirlettik çünkü, artık hiçbiri ait olduğu duyguyu tam olarak karşılamaya yetmiyor, sadece birer araç olarak harcanıp gidiyorlar.
İşte bu yüzden, uzun zamandır kendi sessizliğime sığınmayı daha huzurlu buluyorum. Bir şeyleri kanıtlama arzusunu tamamen geride bıraktım. Kimsenin beni tam olarak anlamasını beklemiyorum, zaten insanın insanı gerçekten anlaması ne kadar mümkün ki? Herkes kendi dünyasının sınırları kadar görebiliyor karşısındakini. Ben sadece, bu bitmek bilmeyen yapay gürültünün ortasında, ruhumu örselemeden günü tamamlamanın, kendi içimdeki o sakin ve hüzünlü köşeyi koruyabilmenin derdindeyim. Çünkü geriye dönüp baktığımda elimde kalan tek gerçek şeyin, o gürültüye ortak olmayı reddettiğim anlar olduğunu çok iyi biliyorum.