Öyle... Bir zamanlar gerçekten yaşayabileceğimi sanmıştım. Yaşamak neyse... Nedir yaşamak? Soluk alıp vermekten başka? Yaşama sanatı? Evet, yaşamayı yeğleyebileceğimi sanmıştım. Oysa hayat beni çoktan aşmıştı. Terk etmişti demeye dilim varmıyordu da ondan böyle söyledim belki. Ucundan, kıyısından tutabilmek için yeniden kitaplara sarıldım ben de.
Halbuki bu imparatorlukta yaşayan diğer ırkların, diğer milletlerin hepsi kendilerini, kendi milletlerinin adıyle tanır ve öyle anarlardı. Benim okuduğum asker mektebine Yemen'den, Kürdistan'dan veya sarayla hısım akraba olan Çerkes köylerinden getirilen imtiyazlı çocuklar, hep milliyetleriyle öğünürlerdi. Bize yukardan bakarlardı.
Fakat biz Türkler, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiçbir zaman dile getiremezdik. Irkımızı da bilmez, ya inkâr ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece:
- Osmanlı!
der, geçerdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıca'ydı. Tarihimizin de Osmanlı tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkâr edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumî kanaate göre Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı.