Efendiler! Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler, her tarafta tıkılmaya mahkumdurlar.
Manzara çok hazindir; binlerce düşman cesedi. Birbirinin üzerine tıkılmış yüzlerce topçu hayvanı. Terk edilmiş toplar; cephaneler...
Asil ruhlu Büyük insan müteessir oluyor: “Bu manzara insanlığı utandırabilir, fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler.” diyor.
26 Ağustos 1922. Sabahın ilk ışıkları görülmüştür; Başkomutan tarassut dürbününün başında, düşman tahkimatını seyrederken topçularımız ateşe başlıyor. Bu ateş, tahkimatı yer yer havaya uçurmaktadır. Fakat, bir taraftan da tonlarca cephane su gibi akıp gitmektedir. Endişeye kapılanlar oluyor; bunu Başkomutana söylüyorlar. O, büyük bir soğukkanlılıkla:
“Tek mermi kalıncaya kadar ateşe devam edilecektir” emrini veriyor ve ilave ediyor: “Cephane ikmalimizi düşmandan yapacağız.”
Ortalık zifiri karanlık. Petrol ve mum fenerlerinin titrek ışıkları altında Kocatepe’ye doğru çıkmaya başlıyor; öne doğru fazla eğilerek yürüyor. Arazi, arızalı olduğu için ağır ağır ilerliyor. Nihayet tepeye çıkmıştır; bütün karanlıktan delen gözleriyle ileriye bakıyor:
“Allah Türk Milletini ve Ordusunu koruyacaktır.” diye mırıldanıyor.