Benim inancıma göre bir kitabı daha önce bilmek önemli olmamalıydı, anlık karşılaşmalar ile başkalarının kelimelerine bulanmayıp yalınlıkla harmanlanmış sükûn içindeki sözcüklerimizi kendimiz görmemiz gerekirdi. Bu sebeple gördüğüm ve ilgimi çeken her şeyi severdim. Belirli bir algım yoktu. Bu kitabı da belirsiz süsleriyle tanıma şansını tanıdım.
Kütüphanede Stefan Zweig'ın bir adet kitabını gördüm. Daha önce yazarın herhangi bir kitabını okumamıştım. Yazar hakkında bilgisiz olan bedenime yalnızca kitabın kapağı hoş gelmiş, başlığı da meraklandırmıştı.
Gittim aldım kahvemi, yanına da kitabı.
Oturdum ve okumaya başladım,
"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubunu".
Doğru, "Mutlak Aşk" kavramı adı altında olan bu romandan hiç haz edemedim. Herkes sevse, önerse bile.
Aşk mı deniyordu buna?
Takıntıydı bu bildiğin, kadının hastalıklı bir takıntısı!
Kadın takıntısını dillendirir iken ürktüm, sağıma ve soluma baktım.
Emin olamadım! Gerçek bir korku muydu bu
Ürktüm okurken "Hadi adım at hadi." dedim, durdum içimde. Korkaklığını görünce ise bu üzüntüye kendimden geçercesine bayıldım.
Burkuldum ve düşündüm, "Hayatlarımız bu kadar basit ve anlamsız olabilir mi?" diye
Sonsuz hiçliğe büründüm benliğimde
Hiç kimsenin bilmediğinde.
Hiçlikte olduğumuza inanır iken, bunu okumamla tescillendi anlamsız olduğumuzu bağıran düşüncelerim.
Yıldırdı beni,
Yine düşüncelerim.
Yazar yazıyı ahenkli dansa sürüklemiş.
İstediğine de ulaştırıyor ama konu olarak çoğu yeri eksik. Bu yüzden de düşüncelerimde büyük yer ayırmadım.
(19 Ocak 2021 tarihinde yazdığım bu yazıyla beraber kitap okuma alışkanlığımı kazanmaya başlangıç gösterdim. Bu sebeple eksik olan cümlelerim adına sizlerden özür dilerim.)