…insanların bir-iki yıl lezzetle yaşamaları mümkündü, ömür boyu lezzet içinde olmaları bile mümkündü belki, ama Şeyh’in bize söylemeye çalıştığı, böylesi bir lezzetin asla kesintisiz ve kusursuz olmayacağı idi. Çünkü Kemâl, kusursuzluk, eksiksizlik ancak Cemil-i Zülkemâl olan Allah’a mahsustur. İnsan ilişkileri noksanlıklarla alûdedir:
insanın kendi küçük dairesi içindeki her şeyin sınırlı olduğu açık değil mi?… İyi bilin ki hiçbir şey, hatta aşk bile, kendi çabamız ürünü değildir. Veren yalnız Allah’ın rahmet elidir.
Bu tatmin arzusu, mutluluk arayışı, en güzel örneğini insan ilişkilerinde, dostluk, aşk ve kalp huzuru arayışında buluyordu. Ama bu arzu, çoğu kez kendi sırlarını yıkıyor; bencillik, açgözlülük, başkalarını incitmenin kapısına dayanıyordu. Öyle ki, onca umudun iç içe kaynaşıp durduğu bir arenaydı insan aşkı. Enfüsî sırlar da büyük ölçüde orada gün yüzüne çıkıyordu:
Tekkeler, bize gerçek manada nasıl seveceğimizin ve arzularımızın pençesinden nasıl sıyrılacağımızın öğretildi yerlerdir. Aşkın içimizde yer edip büyümesine mani olan şey sadece bencilliğimizdir. Hep kendimizi görmek ve sadece kendi ihtiyaçlarımızı düşünmektir. Menfaatperestlik budur işte. Her fırsatı sonuna kadar kullanma arzusudur. Aşk, aşk -karşımızdakinden hiçbir şey beklemeden sadece vererek ondan bir şeyi kabullenmesini beklemeden sadece kabul ederek, birbirimizi aşkın tam anlamıyla nasıl sevebiliriz?
Bu, çok zor bir dersti, çünkü gerçekten sevmiş olan herkes, ayrılığın ve hüsranın pençesinde yaşanan acıyı da iyi bilir.