Martı Jonathan Livingston.... Bir hikayeden çok daha fazlası. Onu anlayarak okur ve değerlendirirseniz altındaki acımasız gerçeklikle karşılaşırsınız. Sadece bugün için değil, geçmiş ve gelecek içinde çok net yorumlar içeriyor.
Daha ilk sayfasından bile anlıyorsunuz ki gerçekten de sıra dışı bir kuş Martı Jonathan Livingstone. Diğer kuşlara hiç benzemiyor çünkü o, sıradan martılar gibi sadece karnını doyurmak için uçmuyor, gerçekten uçuyor. Sınırlarının da ötesinde kendisine yüklenen misyondan çok daha fazlasını yapabileceğine, doğasının ötesine geçebileceğine inanıyor ve bu inancı sebebiyle büyük bir darbe yiyor. Livingston'un öyküsünde kendi sınırlarımızı belirleyen bizler ve bizlerinde üzerinde olan kurumların bir aynasını görüyoruz, toplum baskısını ve kimselerce belirlenen bir düzenin içine sıkışıp kaldığımızı. Farklı olanın nasıl dışlandığı ve ilahlaştırıldığı arasındaki o ince çizgiyi ve öğretilerin ne kadar sapabileceğini, nerelere evrilebileceğini...
Jonathan’ın yapmak istediği diğer martıları sıkıştıkları bu kalıplardan kurtarabilmekti, özgür olmalarını sağlamaktı. Bir noktada başarıyordu da ama değişimler ve dönüşümler sancılı ve uzun süreçlerdir. özellikle de bahsettiğimiz zihniyet dönüşümüyse! Nitekim çöküşün gerçekleşmesi çok uzun sürmüyor. Özgürlüğe doğru atılan her adım misliyle prangalara dönüşüp bileğine yapışıyor insanın- pardon martıların.
Richard Bach içinde yaşadığımız hayatın gerçeğini yüzümüze en güzel şekilde vurmuş. Martı Jonathan Livingston 'ın her insanın en az bir kere okuması ve üzerine düşünmesi gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
İnsanların işleneceğini en başından beri bildikleri bir cinayeti konu alıyor kitabımız. Kişisel değer yargılarınıza göre sizi tatmin etmesi, sinirlendirmesi yahut içinizi burkması oldukça olası bir eser ortaya konulmuş bana göre.
Kitabın kapağını açtığınız andan itibaren Santiago Nasar'ın nasıl vahşi bir cinayete kurban gittiğini ve neden öldürüldüğünü okuyorsunuz adım adım. Olaylar arka arkaya atılmış düğümleri çözer gibi çözülüyor ve sonunda sonuca ulaşıyorsunuz. Çözdüğünüz her bir düğümde yeni bir soru oluşuyor aklınızda. "İnsanlar neden bu kadar kayıtsız?" "Santiago Nasar öldürülmekte haklı mıydı?" ya da bu iki sorudan önce gelen "Bir insan hangi şartlar altında öldürülmeli, daha doğrusu öldürülmeli mi?" gibi gibi.
Eğer kitabın gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış olmasını merkeze alırsak bize sürükleyiciliğinin yanında daha pek çok ilgi çekici detay sunuyor. Dönemin kültürü; o bölgede yaşayan insanların düşünce yapısı, yaşayış tarzları, inançları en başı çekenler. Bu faktörleri gördükçe ve göz önünde bulundurdukça yukarıda sorduğumuz soruların da cevaplarını almış oluyoruz aslında.
1981 yılından çok daha öncesine hakim olabileceğimiz bir eser Kırmızı Pazartesi çünkü yazarımız çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce işlenmiş bir cinayetten yola çıkmayı seçmiş. Bu sayede geçmiş ve günümüz arasında bir kıyaslama yapmak, farklılıkları ve benzerlikleri görmek, bunların da üstünde kişisel sandıklarımızın aslında evrensel problemler olduğunu, hepsi olmamakla birlikte, çünkü bu tartışmaya açık bir konu, toplumların bu süreçleri uzak/yakın farklı zamanlarda deneyimlediklerini ve deneyimlemekte olduklarını ayırt edebiliyoruz.
Açıkçası ben günümüz Türkiye'si ile benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Cinayetin sebebi, papazın yorumları, insanların engel olmayışı gibi