Kitap, “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” cümlesi ile başlıyor. İnsan ister istemez durup bir düşünüyor; bir evlat annesinin ölümünü nasıl bu kadar sıradan bir olaymış gibi karşılar? İnsan annesini sahiplenmez mi, ne zaman öldüğünü bilmez mi? İlk başta "Acaba çok üzüldüğü için mi afalladı?" diye düşündüm ama sayfalar ilerledikçe asıl meseleyi anladım. Meursault için bu, olması gereken bir durumdu ve oldu. Onun dünyasında her şey olması gerektiği için oluyor.
Yabancı, bence aslında bir kabulleniş hikâyesi. Kayıtsızlık, Meursault’nun yaşam tarzı haline gelmiş. Hırsı yok, büyük amaçları yok; hatta inanmamayı bile bir tercih olarak yaşıyor. Sanki sadece ölmemek için yaşıyormuş gibi bir hali var. Onu değişik kılan şey ise o sarsılmaz dürüstlüğü. Toplumun bizden beklediği o sahte maskeleri takmıyor. Hissiz mi yoksa aşırı derecede gerçekçi mi derseniz, bence o, "absürt" kavramının tam kendisi.
Kitabı okurken beni en çok sarsan ve üzerine düşündüren kısım, bir insanın annesinin cenazesinde ağlamadığı için toplum tarafından adeta bir "canavar" ilan edilerek yargılanması oldu. Hepimiz doğduğumuz andan itibaren öleceğimizi bilerek yaşıyoruz; peki, bu kaçınılmaz son gerçekleştiğinde neden ağlamak zorunda bırakılıyoruz? Meursault’nun hikâyesinde işin en çarpıcı yanı, mahkeme salonunda asıl işlenen cinayetten ziyade karakterin bu "duygusuzluk" olarak adlandırılan dürüstlüğünün tartışılmasıdır. Savcı onu aslında birini öldürdüğü için değil, toplumun beklediği o maskeyi takıp ağlamadığı için idama mahkûm eder.
Cinayetin tek gerçek sebebi olarak gösterilen o yakıcı güneş ve ışık patlaması ise sanki mantıklı hiçbir neden yokken hayatın bir anda nasıl kaosa sürüklenebileceğini simgeliyor; hatta bu noktada Meursault’nun sıcağa karşı fiziksel bir hassasiyeti veya hastalığı mı