İnsanların çoğunluğu kabul etmeye hazırdır, çoğu gizli gizli parmakla göstermeye, suçlamaya ve ihbar etmeye, dostlarını gammazlamaya bayılır, komşulara, üstlerine
ve patronlarına, polise, yetkililere, herhangi bir şeyin suçlusunu bulup teşhir etmeye bayılırlar, sırf bu onların tahminlerinden
ibaret olsa da; ellerinden gelirse hayatlarını batırmaya, en azından zorlaştırmaya, vebalı haline sokmaya, kopuşlar yıkımlar yaratmaya, toplum dışına itmeye bayılırlar, adeta cezalandırılan her birinden ya da her bir mağdurun arkasından, "Onun işi bitti, defedildi ama ben değil," demek rahatlatacakmış gibi. Gün geçtikçe sayımız
azalsa da tüm bu insanların arasında, tam aksine bu muhbir rolünü üstlenmekten tarif edilmez bir tiksinti duyan kimileri de yok değildir. Ve bu role beslediğimiz olumsuz duygu o denli ifrata varabilir ki gerektiğinde kendimizin ve başkalarının iyiliği için bile onu alt etmesi kolay olmaz. (…) Bizler kimi zamanlar adaletsiz olmayı yeğleriz, kendimizi muhbir olarak göreceğimize -buna katlanamayız- bir şeyin cezasız kalmasını yeğleriz; neticede adaletin tecellisi bizim üstümüze vazife değildir ya, savcılık bizim işimiz değildir, hele de sevilen birinin gerçek yüzünü ifşa etmekse mesele, bu iş daha da nefret edilesi bir hal alır.