Kitapta ilk dikkatimi çeken şey seçtiği renk oldu. Neden mor?
Mor, Yunan mitolojisinde Hermes ve Afrodit gibi tanrıçalarla karşımıza çıkıyor. Çift cinsiyet sendromunu karşılıyor. Hırçın erkeğin rengi kırmızının, uysal kadının rengi mavinin tek bedende birleşimi moru oluşturur. Mor rengine getirilen bir diğer yaklaşım ise kadın hareketleri açısından morun hak eşitliğini simgelemesi. Tarihçeye baktığımızda da temeli 19. yy'ın ortalarına Süfrajet hareketine dayanıyor.
"Sevgili Tanrım, 14 yaşındayım. Ben hep iyi bir kız oldum. Belki bana bir işaret gönderirsin bu başıma gelenler nedir?" Celie'nin sözleri bunlar. 14 yaşında bir çocuğun sindirilmesi, tecavüze uğraması, doğurduğu çocukların kendisinden alınmasının hikayesini okuyorsunuz. Gerçekten sadece bu kadar mı? Maalesef değil. Küçük kızımız kendi deyimiyle sesli söylemeye bile cesaret edemediklerini Tanrıya sadece yazarak söylerken arka planda siyahilerin uğradığı zulüm, sömürgecilik, misyoner hareketleri, kölelik, şiddet gibi unsurların tarihini görüyoruz.
İlk başta "Ben nasıl savaşılır bilmiyorum. Tek bildiğim hayatta kalmak." Diyen Celie'nin zamanla değişip dönüştüğünü, kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrendiğini, erkek hegemonyası içinde kendi renklerini nasıl bulduğunu aşama aşama okuyoruz. İlk kısımlar duygusal olarak çok zor olsa da kitabın ilerleyiş şekli o kadar gerçeğe uygundu ki çok sevdim. Susturulmaya alıştığın, her türlü istismarı yaşadığın bir toplumda bir anda değişemezsin. Değişmek sancılı ve acılı bir süreçtir. Bu kitapta bunu iliklerime kadar hissettim.
Kitapta sevdiğim bir diğer nokta kadınların çeşitliliği. Sadece hayatına devam etmeye çalışan bunu yolu olarak susmayı gören Celie, hırslı ve azimli küçük kardeşi Nettie, tüm tabuların dışına çıkarak kendi istediği hayatı yaşayan Shug ve kocası