İnsan mevcudiyeti, her an değişen bir oluşun içinde kendi sabitliğini koruma çabasıyla şekillenirken, bu akışın en karanlık yönü alışkanlığın sağladığı o uyuşturucu güvenlik hissidir. Varlığın özünde yer alan keskin ve huzursuz edici hakikat arayışı, zamanla yerini mevcudiyetin en az direnç gösterdiği yollara bırakır. Bir sabah aniden karşımıza dikilse varlığımızı sarsacak olan o yabancılaşma, zamanın sonsuz küçük parçalarına bölünerek ruhumuza sızdırıldığında birer karakter özelliği sanılmaya başlanır. İnsan, kendi yıkımını inşa eden tuğlaları her gün büyük bir titizlikle dizerken, aslında binanın çökmekte olduğunun farkına varmayıp sadece manzaranın biraz daha değiştiğini düşünür.
“İnsanlar birdenbire karşılarına çıksa şok olacakları türden kabul edilemez şeylere yavaş yavaş alışma yönünde ciddi ve güçlü bir eğilim sergiler.”
Ray Dalio, İlkeler: Hayat ve İş, s. 476 — Madde 11.2.b “Haşlanan Kurbağa Sendromu”
Bu ontolojik uyuşukluk, hayatın her alanında kendini gösteren bir irade felcine dönüşür. Başlangıçta ruhu tırmalayan her türlü bayağılık, estetikten ve ahlaktan yoksun her bir an, tekrarların gücüyle meşruiyet kazanır. Zihin, hayatta kalma içgüdüsünü yanlış bir yerden kurarak, içinde bulunduğu cehennemi cennete çevirmek yerine o cehennemin ısısına uyum sağlamayı seçer. Bu sinsi uyumlanma süreci, bireyin kendi özgürlük alanını genişletmek yerine, o alanı daraltan her türlü dış müdahaleyi doğal bir çevre koşulu gibi kabullenmesine yol açar. Hakikatin çıplak ve bazen can yakan ışığından kaçıp, alışkanlıkların sağladığı loş ve ılık kuytulara sığınmak, modern insanın en büyük trajedisidir.
İnsanın kendi felaketine bu denli titizlikle uyum sağlaması, meselenin ciddiyetini aşan tuhaf bir kara mizahı da beraberinde getirir. Isınan suyun içinde