Artık bilgiye internet yardımıyla kolayca ulaşılabildiğini, eski tarz biçimsel ve ezberci öğretime ihtiyaç kalmadığını kabullenmiş olsak da bu “erişime açık” nimete kavuşmuş, aydınlanmış insanlara hâlâ evde, sokakta, yolda, işyerinde özetle sosyal yaşamda sık rastladığımızı söyleyemeyiz. İtirazlara hak veriyorum. Dünya kadar yoksunluk yetmiyormuş gibi Wikipedia da kapatıldı ve eskilerin deyimiyle “bir gecede cahil bırakıldık”. O gün bugündür Wikipedia’ya dahi bağlanamayanlar olarak sokaklarda Saramago’nun körleri gibi kendimizi bilmez bir halde, ellerimizle sağı solu yoklayarak, birbirimize çarpa çarpa yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
Mahkûm edildiğimiz koşullarda bilgiye ulaşmanın önündeki engelleri aşmaya çalışmak kolay değildi fakat bu zorluğu aşmanın bize yakışan bir yolu da olmalıydı. Nihayet derdimizin dermanını bilgeliği aramakta bulduk. Meğer yıllarca yok bilgi çağıydı, toplumuydu diyerek oyalamışlar, kandırmışlar hepimizi. Halbuki bilgeliği bulunca bilgiye o kadar da lüzum kalmıyormuş. Mühim olan çok bilmek değil, az bildiğimizle yetinmek, onu doğru yerde ve zamanda, doğru biçimde kullanabilmekmiş. İşlevsiz bilginin hamalı da olmaya gerek yokmuş. Kendimizi tanımamız, aynaya bakarak tefekküre dalmamız yeterliymiş.
Bunu doğrular biçimde, profesyonellerimizi yutarak büyümekte olan kişisel gelişim sektörü zaten pek bir şey anlamadığımız bilgi çağını geride bırakarak bilgelik çağına doğru yelken açtığımızı gösteriyor. Büyük düşünürlerin, meşhur edebiyatçıların, sanatçıların hayat üzerine, insan üzerine, başarı, zenginlik, azim, aşk, sevgi, dostluk, aile üzerine “özlü sözlerini” yanımıza almadan adım atmıyoruz. Bu özdeyişleri papağanlara özgü bir eda ile tekrar ederek beynimize nakşeden bazı “koçlarımız” sözlerin bağlamı, hangi zamanda, hangi koşullarda, ne amaçla