Adını ilk kez ne zaman duyduğumdan emin değilim. Gözüm sık sık misafiri olduğum teyzemin kitaplığından aşinaydı. Sosyal Yayınlar’ın bastığı kırmızı, şık ciltli Rus klasikleri setinin oldukça hacimli birkaçını oluşturuyordu öyküleri. Kapağında Toplu Eserleri yazan, I, II, III, IV… diye devam eden kalın ciltler 14 yaşımdaki okurluğuma cazip görünmemiş olacak ki romanlardan başlamıştım okumaya. Oradan buradan kulağıma çalınan büyük yazarların, en bilinen romanlarından: Suç ve Ceza, Paris Düşerken, Uyandırılmış Toprak, Oblomov ve diğerleri. Çehov’a sıra ancak birkaç yıl sonra gelebildi. Üniversite sınavına hazırlanmam gereken dönemde romanların ayartıcı etkisinden uzak kalabilmek için bir süreliğine perhiz yapmaya, yalnızca öykü okumaya karar vermiştim. O kış birkaç ay boyunca ağır aksak ilerleyerek Çehov’un öykülerinin çoğunu okuduğumu sanıyorum. Edebiyatta Aziz Nesin’in, Rıfat Ilgaz’ın, Muzaffer İzgü’nün abartılı güldürülerinden başka mizah pek bilmediğimden Çehov’un öyküleri çok farklı gelmişti başlarda. Okudukça fark ettim hepsinin mizah da sayılamayacağını. Sonraları daha sık karşılaştık. Oyunlarını okuduğum az yazar vardır. Biri Çehov. Daha ilk karşılaşmada bir jestten, bir sözden karşısındakinin en özel yanını yakalayan insanlardan biri olduğunu düşünürüm hep. Onlardan saklanamazsınız ama bu sizi ürkütmez, tedirgin etmez. Benim gözümde “insan sarrafı” Çehov’un ta kendisidir. Okurunu bile tanır sanki. Çehov okurken, seyrederken hep böyle hissettim. Ben onun anlattığı dünyaya bakarken o da beni izliyor, neyi, nasıl, ne kadar anladığımı tahmin etmeye çalışıyor sanki.
Yazarı bu kadar yakınımda hissettiğim zaman ben de onun hayatına yakından bakmak isterim. Biyografisine, anılarına, hakkında yazılanlara da yaklaşmaya çalışırım. Şimdi elimde bir kitap var. Bir “Çehov