Kur'ân Müslümanı: Ayette şöyle buyurulmaktadır: "...içlerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına uyarlar." (Âl-i İmrân 3/7) Yani ayetler arası ilişkileri göz ardı edip Kur'ân'dan zihinlerine uygun olan ifadeler bulup çıkarmaya çalışırlar: Mesela savaş esirleri ile ilgili Muhammed suresi 4. ayetin hükmü son derece açık olduğu halde onları öldürmek için delil arayanlar şu ayetin içindeki "Fedribû fevka'l-a'nâkı /Boyunlarını vurun" (En-fål 8/12) kelimesine dayanmışladır. Kalplerinde eğrilik olanlar, Allah'ın emrini terk etmişler ama kendilerinin doğru hüküm verdiklerini göstermek için konuyla alakasız iki kelimeyi delil getirerek asırlardır Müslümanları kandırabilmişlerdir.
Sayfa 19 - Süleymaniye Vakfı·Kitabı okudu
Alıntı
9. yüzyıl sonlarına doğru büyük İslâm uleması Şerîatın son şeklini aldığını ve içtihad kapısı'nın, yani İslâm hukukunda yeni kurallar koyma imkânının kapanmış olduğunu ilân etmişlerdi. İslâmiyet, gerek kamu hayatını gerekse bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve dinî emirlere dayanan bir tek kanûn tanıyodu, o da Şerîattı. Bir Müslüman hükümdarı, halife olsun sultan olsun, kanûn koyucu sıfatını takınamazdı. O, ancak İslâm kanûnunun, yani Şerîatın nâzırı ve muhafızı idi. Şerîat üzerinde herhangi bir yorumda bulunmak ancak yetkili ulemaya aitti. Osmanlı Devleti'nin bir İslâm devleti olarak Şerîatten başka bir kanûnu olmaması gerekirdi. Gerçekte, tamamıyla özel koşullar altında gelişen Osmanlı Devleti, Şerîatı aşan bir hukuk düzeni geliştirmiştir. Buna imkân veren prensip ise, örf, yani özel anlamda hükümdarın sırf kendi iradesine dayanarak Şerîatın kapsamına girmeyen alanlarda kanûn koyma yetkisidir. Bu da, doğrudan doğruya hükümdarın devlet içinde tam anlamıyla mutlak bir mevki kazanması, devlet çıkarlarının her şeyin üstüne sayılması ile gerçekleşebilmiştir. İşte İslâm devletinde bu aşamaya, daha Osmanlılardan önce kurulmuş olan Müslüman Türk devletlerinde erişilmiş bulunuyordu. Şerîat yanında kanûn ve örf, yani sırf hükümdarın iradesinden doğan ayrı bir hukuk düzeni, Osmanlılardan önce Türk İslâm devletlerinde tamamıyla yerleşmişti. Genellikle, fakîhler için bu kanûn düzenini meşrû gösteren esas, İslâm cemaʻâtinin hayrı ve selâmeti ile adâlet prensibidir. Mogol yasasının İslâm cemaʻâti üzerinde uygulanmasını meşrû göstermek için de adâlet, zayıfın kuvvetliye karşı korunması esasıyla ortaya sürülmüştür. Kanûn ve yasa koymanın temel koşulları şöyle tespit olunmuştur: 1. Şerîat dışı bir durum; 2. Buna dair yaygın bir âdetin veya kıyasa esas olacak bir genel âdetin
Sayfa 227 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İstanbul, Bursa, Edirne, Sofya, Selânik, Atina gibi önemli şehir-ler bir yana bırakılırsa, şehirler az nüfusludur (genellikle 2.000 hâne altında); Rumeli'de en büyük şehirlerden Selanik 4.803, Atina 2.297, Niğbolu 1.343, Serez 1.093 hâne idi. Bizans'ın son dönemlerinde ancak 30-40 bin nüfusu olan İstanbul, Fâtih'in büyük çabaları sonucunda 1478'de yapılan bir sayıma göre 14.803 (8.953'ü Müslüman) hâne ile Balkanlar'ın ve Anadolu'nun en büyük şehri durumuna geldi (hâne'yi 4 nüfus kabul edersek bu 60.000 kişi olur, vergiden muâf olanlar eklenirse 70.000). 16. yüzyıl başlarında şehrin nüfusu 80.000 hâne'yi aşkındır. 17. yüzyıl sonlarına doğru İstanbul, yarım milyonu aşan nüfusu ile Avrupa ve Orta-Doğu'nun en büyük şehri oldu. O zamanlar, İstanbul salhânelerinde yılda 4 milyon koyun, 3 milyon kuzu ve 200.000 öküz boğazlandığı ve fırınlara günde 300 ton kadar buğday verildiği he-saplanmıştır. Bu yiyecek ve içeceklerin önemli bir kısmını Rumeli sağlardı. Dobruca kırı, kuyular kazılarak tarıma açılmış ve deniz yolu ile ulaşımdaki kolaylık dolayısıyla İstanbul'un buğday ambarı haline gelmiş, orada yüzlerce yeni köy kurulmuştur. Öbür yandan, bütün Türk şehirleri gibi, İstanbul da zenginlerin kurdukları vakıf kuruluşları ile bayındır hale getirilmiş, kırsal kesimden ve imparatorluğun her yönünden erzak ve para Osmanlı pâyitahtına akmaya başlamıştır. Özetle, eski Roma gibi İstanbul da büyük pazar olarak imparatorluk ekonomisinin oluşumunda kesin bir rol oynamıştır.
Sayfa 202 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Kalp atışlarının rengi yoktur. Yalnızca, yaşama müjdeleyen muhteşem seslerdir, o kadar. Horacio’nun kalbi de kuvvetle atıyordu. Hamilelik sürecinde her şey çok normal ve yolunda gitmiş, hiçbir aksilik olmamıştı. Bebeğin doğar da olmaz böyle bir kargaşaya sebep olacağı aklının ucundan bile geçmemişti. Doğum sırasında kocası Carlos da yanındaydı. Doğumu filme alıyordu. Bebek göründüğü an Carlos’un yüzünün nasıl allak bullak olduğunu çok iyi hatırlıyordu Maria. Film çekmeyi bırakmış, kameraya indirmiş, Maria’nın yüzüne bakakalmıştı. Maria çok önemli bir şey olduğunu anlamıştı o anda.Ne oluyordu? Bebeği ölmüş müydü yoksa? Oğlunun ağladığını duyunca rahat bir nefes aldı. Peki, bebek iyiyse başka ne olabilirdi ki? Doktorla Carlos, şaşırmış yüzlerle birbirine bakıyorlardı. “Ne oluyor?”diye sordu Maria. Doktor, soruyu yanıtlamak yerine yeni doğmuş bebeği onun kucağına verdi. O anda Carlos arkasını dönüp çıktığı için Maria onun ağladığını görmedi. Oğlunu ilk gördüğü an nasıl tepki vereceğini bilemedi. Bir yandan bebeği sevgiyle kucaklarken aynı zamanda son derece şaşkındı. Bu büyük şaşkınlığın nedeni, bebeğin teninin rengiydi. Carlos ‘da, kendisi de beyaz tenliydiler. Üstelik Carlos sarışındı; Maria’nın da gözleri yeşildi. Nasıl olmuş da Horacio böyle kapkara olmuştu?
Sayfa 14 - Can
Alıntı
Bu alıntıyı yazarken o şarkının çalması..
+Her perşembe sen de mi buraya geliyorsun? - Evet, buraya gelip Nadir'le dertleşiyorum. Ve bunu okuyorum. +Çok zaman geçti, çok şey değişti. - Değişti. Okuma yazmayı öğrendikten sonra günlüğümün ilk sayfasına seni yazdım. Nadir bu sırrı ilk bilen kişi, ikincisi de sensin. Sen kimi yazdın? Anladım. Önder bana ders vermeye başladığında ondan istediğim ilk şey neydi, biliyor musun? Seninle iletişim kurabilmek için işaret dilini öğretmesini. O bana herkesin bildiği işaret dilini öğretti, biz de kendi aramızda bir dil oluşturduk. Ama kendimden önce ilk öğrenmeyi istediğim şey de senin içindi. Sen benim için ne istedin? O sokakta seni tutan kişi olduğum ve kaçmanı engellediğim için senelerce vicdan azabı çektim. Bıraksaydım daha güzel bir hayatın mı olurdu, diye düşünmeden edemedim. Sen benim için hangi konuda vicdan azabı çektin, Lâl? Sen ölme diye kaç kez senin için kendimi feda ettiğimi sayamadım, Lâl. Sen benim için kaç kez kendini feda ettin? Bunu istemezdim zaten. Cevap vermene gerek yok. Seni sevdiğim hatta âşık olduğum için boyun eğdiğim her şey bu günlükte yazıyor, Lâl. Senin günlüğünde hiç bana olan aşkın yazıyor mu? Sen böyle susuyorsun diye ben sessizliğinde kaç kez seni anlamaya çalıştım Lâl. Sen beni duyabildiğin halde kaç kez anlamak istedin? Ben kabullenilmesi zor bir çocuktum. Küçükken her şeyin farkındaydım. Gördüm ve duydum. İlk dışlanmam değildi elbette, alışkındım ama dışlandığım için ilk kez canım acımıştı çünkü siz ailemdiniz. Olsun demiştim, canımı yakacak olan ailem olsun. "Lâl, benden utanıyor musun? Sen de mi utanıyorsun? Neden benimle konuşmuyorsun? Neden benden kaçıyorsun? Dün akşam sana sarılmak istediğimde bana neden sarılmadın, Lâl? Utandığın için mi? Beni sevsene, Lâl. Beni bir kez sev." İlk günlüğüm, ilk cümlelerim ama hepsi senin içindi.
Alıntı
+ Ölüm bir son mu? - Başlangıç değil. + Ama son da değil.
Sayfa 103·Kitabı okuyor