Van gogh; ilk yılları, din adamlığı görevi
Bir gün kendisini denetlemeye gelen kişiler onu derme çatma bir evde buldular. Bu durumun kilise’nin imajını zedeleyeceğini söylediler. Van gogh da “ Onlar gibi yaşamazsak Tanrı’nın mesajını iletemeyiz” dedi. Bu onlar için alışılmış bir üslup değildi, çizilen yolun dışına çıkması hoş karşılanmadı. Velhasıl kelam vaizlik görevine son verildi. *alıntı yorumu; Gogh, din istismarlığının en gerçekçi halini görmüş. Bizi zor, ağır işlerde 3 kuruş paraya çalıştıran patronlar, sistem ve onları destekler nitelikte fakirliği öven, garibanlığın tanrıya yakın olmaktan geldiğinden bahseden rahipler, imamlar, sözde din adamları.. devir hiç bir zaman değişmedi dün, bugün ve yarın kuzular, koyunlar ve korku imparatorluğu olduğu sürece din bir afyon etkisi yaratmaya devam edecek. Sanat, ahlak, öğretim yani kısaca "yaşamak" her zaman geri planda kalmaya devam edecektir.
Alıntı
"Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyâmete kadar küfre sapanların üistünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır." (Âl-i İmran 3/55) Onlar, Hz. İsa'yı (a.s.) çarmıha gerememiş ve öldürememiştir. Onlar sadece onu çarmıha gerdiklerini düsünmüşlerdir: "Oysa onu öldürmediler ve asmadılar fakat onlara öyle göründü." (Nisâ 4/157)
Server Yayınları·Kitabı okudu
Din
Reklam
"Bedenimiz bizimdir!" 1970'lerin başında kürtaj yasağını protesto eden kadınlar böyle haykırıyordu. Aynı sloganı kısa bir süre sonra bu sefer escinsel hareket benimsemiştir. Söylem ve yapılar iktidarla el eleydi, beden ise toplumun içinde baskı görenlerin, marjinalleştirilenlerin tarafındaydı: Irk, sınıf ya da cinsivet bakımından azınlık olanlar, iktidarın söyleminin, bedeni susturan bir araç olarak dilin karşısına koyabilecekleri tek şeyin bedenleri olduğunu düşünmekteydiler. "Kadın Özgürlüğü Hareketinin (MLF) kurucularından Antoinette Fouque, "söylenegeldiği gibi, kadın hareketi entelektüeller tarafından başlatıldıysa bile (...)," diye itiraf etmiştir bir keresinde, "ilk önce bir çığlık yükselmiş, o çığlıkla birlikte beden sahneye çıkmıştı: 1960'ları toplumu tarafından kıyasıya hırpalanan, çağdaş düşüncenin üstatları, yani dönemin modernleri tarafından alabildiğine ezilen beden." Beden işte bu temelde 1970'lerde azınlık hakları için yürütülen mücadeleye dahil olmuştur: Baskının en yoğun olduğu odaklardan biri özgürleşme yolunda kilit bir araç ve bir devrim vaadi olarak, "O zamanlar MLF'nin yapacağı devrimin, bedeni sansürden kurtarmak olacağını söylüyordum, tıpk1 Freud'un (...) bilinçdışına üzerindeki sansüre son verdiği gibi."
Sayfa 11 - Alfa Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Ama nasıl oluyor da, sonsuz bir nicelikten daha küçük olan bir şeyin kendisi de sonsuz olabiliyor? Alman matematikçi David Hilbert bu konuda şöyle demişti: “Sonsuz! Başka hiçbir soru insan ruhunu bu kadar derinden sarsmadı; başka hiçbir fikir insan zekâsını bu kadar verimli şekilde harekete geçirmedi; ama başka hiçbir kavram da sonsuz kavramı kadar açıklanmaya muhtaç değil.” Sonsuz kavramındaki bu paradoksu çözmek için, sonsuzluk diye neyin kastedildiğini tanımlamak gerekiyor. Hilbert'le birlikte çalışmış olan Georg Cantor, sonsuzluğu sayma sayılarının (1, 2, 3, 4, ...) sonu gelmez listesinin büyüklüğü olarak tanımlamıştı. Öyleyse, bununla karşılaştırılabilir büyüklükte olan her şey, aynı derecede sonsuz demektir. Bu tanıma göre, sayma sayılarının sadece çift olanları da, sezgisel olarak daha küçük olmaları gerekirmiş gibiyken, yine sonsuz sayıdadır. Sayma sayılarının miktarı ile çift sayıların miktarının karşılaştırılabilir olduğu kolayca gösterilebilir, çünkü her sayma sayısını bir çift sayıyla eşleştirebiliriz:
Sayfa 127·Kitabı okuyor
Humeynî - İran - Şia
Son olarak Humeynî ve bugünkü İran hakkında kısa ve umûmî bir değerlendirme ile bahse son verelim: Hiç şüphesiz, Humeynî Hareketi'nin ve bugünkü İran idarecilerinin icraatlarında takdir edilecek cihetler vardır. Bunlar, tesettüre riâyet olunmasını sağlamaları, İslâm'ın haram kıldığı davranışları fiilen ve kanunen yasaklamaları gibi şeylerdir. Ancak onların yanlışları yanında, bunlar, devede kulak kalmaktadır. Bu yanlışları şöyle sıralayabiliriz: 1-Propagandalarında her vesîle ile: "-Mezhepçilik yapmıyoruz. Mezhep önemli değil, önemli olan İslâm'dır!" derler. Derler, amma mezhepçiliği, Humeynî Hareketi'nden sonra kabul ettikleri anayasalarına koymuşlardır. Sünnîlerin İran'ı idâre hakkı olmadığını, anayasa ile tescil etmişlerdir. İran'dan başka hangi ülke anayasasında mezhebe yer vermiştir?! Hem anayasa ile mezhepçilik tescil edilecek, hem de mezhepçilik yapmıyoruz diye propaganda yapılacak!.. Bu, bir tezat değil mi?! 2-Humeynî ve bugünkü İran idarecilerine göre, Kur'ân değiştirilmiştir. "Asıl Kur'ân, "Mushaf-ı Fatımadır ki, şimdi mevcud olan Kur'ân'ın üç misli idi." derler. "Cebrail'in Hz. Peygamber'e getirdiği on yedi bin âyetti. " iddiasında bulunurlar, "Bakara Sûresi'nin 23. âyetinde "Hz. Ali"nin adı vardı." diyorlar. "Asıl Kur'ân'da Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in isimlerinin mevcud olduğunu, bunların Hz. Osman tarafından çıkarıldığını" söylerler. Şöyle diyen olabilir: "-el-Kâfi'de böyle yazılı olabilir. Ama Humeynî, böylesi sapık iddiaları kabul etmemiştir. Gerçek böyle değildir!.. Bütün şiîler, Buhârî, Müslim gibi sahih hadis kitaplarını kabul etmezler, ama en kuvvetli mercîlerden biri olarak "el-Kâfi"yi görürler. Humeynî de bu kitabı bizzat kaynak olarak göstermektedir. 3-İmamlarını, peygamberlerden ve mukarreb meleklerden üstün
Sayfa 218·Kitabı okuyor
Din
Kelam, dini olanın aklileştirilmesi olarak kabul edilebilir. Bu durum son derece doğaldır. Zira vahyin muhatabı olan insan, akıllı bir varlıktır ve duyduğu her şeyi akıl süzgecinden geçirir. Esasen imanın tahkik boyutuna geçmesi, özümsenmesi için bu şarttır.
Reklam
Reklam