Bu kitap benim için sıradan bir roman değil; yazarın hayata bırakıp gittiği uzun ve sarsıcı bir mektup.
Bir çocuğun tek başına ayakta kalmaya, dünyayı ve sevgisizliği kendi kendine anlamlandırmaya çalışmasını okurken, aslında satır aralarında yazarın o devasa içsel çöküntüsüne şahit oluyorsunuz. Hayata veda mektubu gibi kendi hayatından kesitler yaşadığı içsel çöküntüyü, bir çocuğun kendi başına yetebilme , kendi kendine bir çok şeyi öğrenip anlamlandırmaya çalışması, sevgisizliği ve yazarın sürekli ölüme gönderme yapması, cenazedeki tabutları incelemesi, hatta ölen küçük bir çocuğun kendi başına oyun oynamış olma düşüncesi, ve o çocuğun arkadaşının olmaması, en azından öleceksem yalnız ölmeyim , beni son yolculuğumda yalnız bırakmasınlar diye cenaze levazımatçısının kızına ilgi göstermeye çalışması...anlatmaya çalışırken bile kelimelerim yeterli gelmiyor. Yazarın sessiz çığlıklarını ancak sayfaları okurken hikâyenin içinde kaybolduğunuzda fark edebiliyorsunuz.
Richard Brautigan'ın hayatı o derin yalnızlık hissiyle son bulmuş. 1984 yılında intihar ederek hayatına son vermiş ve bedeni ancak haftalar sonra, tek başına yaşadığı evde bulunmuş.
Belli ki yazar gerçek hayatta da iliklerine kadar tam olarak bunları hissetti. Belki de kelimelere bu yüzden, bu kadar sıkı tutundu; *"Ne kadar çok okurum olursa, günün birinde o evde yalnız ölsem bile beni mutlaka hatırlarlar"* umuduyla...
Yine boğazım düğümlenerek, çok hüzünlenerek okudum. O yapayalnız ruhu hatırlamak ve hatırlatmak için diğer kitaplarını da sırasıyla okuyacağım.
Okuyacak olan okurlara şimdiden keyifli okumalar..
.